Sunday 09th December 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BİR ÇOCUK ve YALNIZ BİR YAŞLI ADAM ”

Bülent Uçar ” BİR ÇOCUK ve YALNIZ BİR YAŞLI ADAM ”

 

 

Bir rüyada, çocuğun boyu, olduğundan daha uzundu. Yine de orada uyurken, gerçekte hâlâ hem rüyadakinden, hem rüyanın içinde karşılaştığı, çoktan kayıp babasından daha kısa görünüyordu.

 

Çocuğun o gün, neden uzaklaştığını bilmediği babası da artık yanındaydı. Babasının geçip gitmiş bunca zamana rağmen ondan hâlâ daha uzun olabildiğine seviniyordu. El çırptı sevinçten; o anı, gelecekte ne zaman hatırlasa, kendi kendisinden korkacağını biliyordu. Karanlıkta el çırpılmazdı, orada biri, eğer gözlerini açmış gülüyorsa, korkudan kanı donup katılaşacaktı, sonra hiç uyanmadan – orada hep uyanık kalacaktı. Biliyordu.

 

Uzak mezarlıktaki eski mezarlardan biri bozulmuştu ve güneşin doğmayacağı o günde en az bir kişi farkındaydı ki, eski mezar yeri sadece bozulmamış, gece yarısından sonra bu mezar yeri, kazma ve küreklerle zeminine kadar açılmıştı da.

 

Bunu ve yaşlı adamın oradan dışarıya çıkmış olabileceği gerçeğini korkmayayım diye saklamışımdır kendimden. Bozulup açılmış mezar yeri, durumu hiç kimse anlamasın diye onarılmış, özenle gizlenmiş, dahası, burada mezarlığın yola yakın kuytu yerinde, gizlice, küçük, yarı ahşap, yarı beton bir ev oluşturulmuştu.

 

Çocuğun rüyadaki babası bu evde yaşıyordu. Canı çekilmiş yaşlı bir adamdı o, yürürken sarhoşmuş ya da uykudan yeni uyanmış, kendinde değilmiş gibi sendeleyerek yürüyor, sağa sola yalpalıyordu adam. Çocuk onun için her gün, günün ve zamanın geriye kalan her anında üzülüyordu, öyle yoğun bir üzüntüydü ve öyle güçlüydü ki bu duygu, çocuğu her kim görse, bu üzüntüyü kendi ruhunda buzdan bir kadifenin okşayan, kimi zaman kazıyan etkisiyle duyuyordu. Yalnızdı çocuk bu yüzden. Onun tek düşüncesi, düşünebildiği tek şey babasıydı. Hiçbir düşüncenin yer almadığı bir bilinç akışının içinde var olma halinin olanaksız olduğunu her nasılsa duymuştu bir yerden. Bir çocuk için ne acı bilgiydi bu. Bilinç, zamanın içinde içeriksiz akamazdı. Zaman da onun içinde donup kalırdı bir içerik olmadığında…

 

Oysa çocuk, eğer babası olmasa, bu saf, içeriksiz bilinç durumunu gerçek kılabilecek denli bağlanmıştı ona. Çocuk; çocuk olmaya özgü, yatağa girildiği, baş yastığa konulduğu anda beklenmeksizin gelen o kesintisiz uykudan bile yoksundu.

 

Yaşlı adam, eski bir mezar yerinin üstüne iki kırık duvar ve naylondan bir tavan yapmıştı. Diğer iki duvara gerek duyulmayacak şekilde kapalıydı zaten etrafı. Bir odadan, yalnızca bir tek odadan ibaretti bu ev. Mezar yeri, odanın temeli görevini görüyordu.

 

Çocuğun babası – orada, nereden bulmuşsa, üstünde yepyeni,  gri takım elbisesiyle, eski, yayları atmış, yırtılmış süngerleri yay tellerinin arasından çıkıp her şeyi daha da eski ve tükenmiş göstermeye hevesli kırık yatağının kenarına oturmuş, çözemediği şeyleri düşünür gibi yapıyordu. Sonra kalkıp geziniyordu. Karısı eskiden bir gün onu terk etmiş belki, ( ya da o terk etmiş. Kimse bilmez. Adam, terk edildiğinden emin…) çocuk bırakamamış onu hiç, yine de o bile pek istiyora benzemiyordu babasını.

Yükümü bırakabildiğim o bağışlanmış zamanlarda gücümü toplayarak, mezar yolundan ne zaman geçsem, dalgınlık içinde bile yürüyor olsam, o odayı mutlaka görüyordum. O günlerde mezarlık yolu dışında yürüyebileceğim başka bir yol da yoktu. Bugün de her şey aynı. Farklı bir yol, hiç kimsenin duymadığı bir sona uzanan, ürkütmeyecek başka yolların hayalini kurduğum, üstelik o yolları umut ederek, istekle aradığım zamanlar olmuştu. Bunu deneyen çokça kişi, çevre halkının dilinde çocukları korkutabilmek için anlatılan hikâyelere konu olmuşlardı.  Hiçbiri görünmez olduğunu bilmeyen hayaletler, başka hayaletleri arıyordu sanki. Mezar yerinden korkan kim varsa ki neredeyse herkes korkardı mezar yerinden ve ruhları korkuyla yüklü tüm bu insanlar, başka bir yol aramışlarsa da bulamamışlardı. Ben de bulamayacaktım. Hevesli olmaktan kaçınmak gerekirdi. Bu, bir haddini bilme hediyesiydi. Diğer halde canına okurlardı ‘’onlar’’

 

Oradan geçmek zorunda kaldığım her günün akşamında dehşetle ürpererek korktuğum bu yolu anlayamadığım biçimde sevmeye başlamıştım, sona erdiğinde bile sürüp giden şeylerin durmak zorunda kaldığı bir ağaç altı gölgesiydi orası.  O yoldan ne zaman geçsem, gözlerimi kaçırmaya çalışsam da kırık dökük mezar evini görüyordum, bazen de adamı… Adamın orada olmadığı zamanlardaysa hayali görünürdü gözüme. Mezar yerinde olmadığı zamanlarda bile, o odada olmayı sürdürecek denli etkili bir var oluş biçimi diye düşünmüştüm bir keresinde.

 

İçinde olmak istemeyeceğiniz hayatlar, asla yerinde olmak istemeyeceğiniz kişiler,  gözlerinizi alamayacağınız kadar esritirler bakış ve bilincinizi, sonra zamanı durdururlar.

 

Sonsuz kaçma arzusu, orada kalarak gözlerinizi kırpmadan izleme isteğiyle birleşir. Şiirsel hiçbir tonu olmayan yitirenler ve onların öcüye dönüşmüş yalnızlıkları…

 

Bir hayatı geçirmek bir yana, önündeki iki saati bile oyalanarak, kendinin ve dünyanın varlığını unutarak geçirebileceği o iki saati bile bulduğunda, bunu bir Tanrı bağışı olarak görebilen ve sadece o iki saate tutunanlar korkutucuydu. Geleceği ve şimdisi olmayan, sadece uzun bir iki saate, her saniyesi şimdiki zamanda geçecek olan o iki saate ihtiyaç duyan birilerinin varlığı dünya için bir tehditti. Sevilmez onlar – Hem suçsuz yere… O yaşlı adam da tehdit unsuruydu.

 

        Uzak mezarlığı her geçişimde, o eski mezarın bir odaya nasıl dönüştüğünü hayal ederdim. İlk kimin aklına gelmişti mesela ve yaşlı adam ilk kimle paylaşmıştı bu fikri, her şeyi tek başına mı gerçekleştirmişti? Yoksa hiç anlatmamıştı da, bu odayı düşündüğü anda birdenbire eylemsizlikle mi var etmişti? İki duvarın biri yatağın boylu boyunca paralel yaslandığı karşı duvardı, diğer duvarsa yine yatağın ayakucundan bir metre kadar ötede,  yıkılmamak için onu sürekli koruyan birinin ellerinin arasındaymış gibi duruyordu. Yatağın yaslandığı duvarda bir resim vardı – Resim, o duvara iyice yapıştırılamamış, düşmekle orada asılı durmak arasında odayı daha da sefalete, içindeki zamanı daha da çoktan geçip gitmiş, boşuna bir zamana çeviriyordu.

 

Sonraki bir kaç gün boyunca o yolu hiç geçemedim,  yaşadığım evdeki kendi odamdan dışarı çıkamamıştım. Bir kaç günlük aralıktan sonra, mezarlıktan ilk geçiş günümde, yatağın oradan alındığını, resmin söküldüğünü, eski mezar yerinde çıplak ahşap bir karyola ve odanın süpürülüp temizlenmiş toprak zemininden başka bir şey kalmadığını fark ettim. Adam yoktu. Karısının onu affettiğini düşündüm, bu imkânsız görününce, oğluyla barıştığını hayal ettim. Oğlu uyumuş, adam ona sarılmış, ikisi aynı yatakta mutlu ve uykulu…

 

 

Bu hayal ve olasılık kurgusu kısa sürdü.

 

 

Onu çarsı yerinde oğluyla birlikte gördüm. Takım elbisesi içinde iyi ve doğaüstü bir nedenle sağlıklıydı, genç bile görünüyor sayılırdı. Buralardaki tek çarşı yeriydi ve her zamanki gibi olduğundan daha kalabalık görünüyordu. İkisinin etrafı, sayısızmış gibi görünen insan kalabalığıyla sarılmıştı. Fakat sarılı olan o ikisinin etrafı değilmiş de sanki insanlar o kalabalığı başlangıçsız bir zamanın bir parçacığı içinde oluşturmuştu ve o ikisi de kalabalığın ortasına herhangi bilinmeyen bir zamanda kurulmuş gibiydi.

 

Kalabalıklar arasında, insanların bazıları sessiz sohbetlere koyulmuşlardı. İkili, üçlü gruplar… Bazıları, sayıları daha da fazla kalabalık gruplar halinde yapıyorlardı bunu. Sonra,  fısıltıyla gerçek kılınan sessiz konuşmalar, uzaklardan sesleri olmayan sözcükler, duyulmadan gözlerime takılıyorlardı. Bu sessiz sözcükler, yüksek seslerle kesiliyor, yerlerini coşkulu konuşmalara, gülüşmeler ve kahkahalara bırakıyorlardı. Çocukla adamsa, etraflarındaki insanları unutmuş, birbirlerine kahkahalar arasında bir şeyler anlatıyorlardı. Oradaki hiçbir insan mutlu görünmüyordu, ancak o çarşıdaki insanların hepsi, bir kişi bile dışarıda kalmaksızın sevinçle neşe içindeydiler.

 

O an, hiç kimsenin beklemediği, beklemeyeceği bir andı ve anlam verilemeyen tuhaf şeyler olmaya başladı. Görüntüdeki her şey birdenbire silindi, sanki var oluşan bütün biçimsel dünya – büyük ruh ve zaman toza bulandı. Bilinen eski yeryüzü şekilleri birden yok oldular. Ancak tüm o insanların orada olduklarını, hâlâ kalabalığın gücünü koruduğunu biliyordum. O an bütün o kalabalığın içinde, yine de dışındaymış gibi durmayı başaran ya da hiç kimsenin kendi grubuna almadığı bir adam çarptı gözüme. Yaşlı bir adam, o güne dek gördüğüm en yaşlı insan… Yüzlerce yıldır ölü olması gerekirken, ölümün bile umursamıyor oluşundan ötürü hâlâ yaşayan, çoktan sona ermiş bir adam…

 

Mutlak yaşlılık… Anlayabiliyordum,  zamanın var ettiği tanımlanır bir yaşlılık değildi bu. Kendinde, kendilikle var olmuş bir yaşlılıktı adamı sarıp sarmalayan…

 

Bu yaşlı adam, çarşı meydanında, bütün o insanların tam ortasında yer alırken yine de onların epey uzağındaymış gibi mutlulukla izliyordu kalabalığı ve etrafını. Adamın yüzündeki huzur ve dudaklarındaki gülüşler, öyle çoktu ve öyle içten geliyordu ki durup bekledim. Diğerlerini yeniden görmeye çalışmadan, merak ve esriyen bilinçle onu izledim.

 

Yaşlı bir adam, gülümsüyor, kişisel varlığına şükran duyan bir insanın esenliğiyle bazen ellerini çırpıyor, hayalinde, gelecek birkaç yıl içinde her şeyin kendisi için çok güzel olacağını kuruyordu… Bunu nereden çıkardığımı bilmiyorum ama öyle hissediyordum. Kendi varlığımın orada olmasındaki kuşkusuzluk kadar güçlü, açık bir şüphe uzaklığıydı bu… ‘Zaman onun için çoktan bitmiş.’ diye düşündüm. O masum ve arınmış, diğer insanların neşelerini mutlulukla izleyerek onlara alkış tutacak kadar umutlu ve mutlu…

 

Sessiz köpek bir alameti dile getirir gibi havlamaya başladığında, kuzgun uçtu, aynı kuş dile geldi. Korkuyordum. Bu anı bekliyormuş gibi yaşlı adama karşı acıma duygusuna karışan, acıması olmayan o bulantıyı duymaya başladım. Duyduğum bu şey, saf merhamet, yaşamı çoktan bitmiş,  mahvolmuş bir adamın hâlâ her şeyi yoluna koyacağı inancıyla umut etmesine duyduğum tiksintiyle bilinci esriten acınası merhamet, acımasızlığı kışkırtan hassas – kırılgan vicdan…

Günler önce yaralanmış birinin iyileşmeye başladığı sırada, bu iyileşmenin verdiği dirimsellik ve umutla yeniden ayağa kalkarak, hiç kimseye kin duymadan, ahşap bahçe kapısından dışarıya çıkış anı geldi gözlerimin önüne. Bu acımasızlığı ona yapanlarla sokağın köşesinde karşılaştığında bir daha asla kendisine vurmayacaklarının mutlak inancıyla, yine onlara sevgiyle gülümsemek üzereyken, onlar tarafından iyileşmek üzere olan yara yerlerinden yeniden bıçaklanması gibi bir şeyin izlencesini izliyor ve ona karşı duyulan tuhaf bir merhamet ve kötücüllük duygusuna sarınmışlıkla başlatıyordum içimden geçen bütün hisleri.

 

İşte bu adam, yaraları iyileşmeye yüz tutmuş, kendi katilleriyle karşılaşan bu yaşlıdan yaşlı adam, tam gülümseyecekken, ona bu korkunç şeyi yaparak, aylar önce öldürmek için saldıran, bunu başaramayan,  yaralamakla yetinen insanların, yaptıkları şeyin korkunçluğu ve ağır vicdan azabı altında ezileceklerine duyduğu inançla onlara doğru birazcık da naz yaparak:

‘’Bana bunu neden yaptınız. Şimdi çok günahkâr ve pişmansınız öyle değil mi?’’ diye içinden geçirdiği, onlara: ‘’Ben sizi çoktan affettim.’’ dediği o anda dudaklarının ve çehresinin bir adım gerisinde beklettiği gülücüğün gücüyle gülümseyecekken, onların yeniden bıçaklarına sarıldığı anı gördüm. O yaşlı adamın saklı tuttuğu gülücük gülümsemeye dönüşmeden dehşete büründüğünde, yere düşerken içinden yükselen acı iniltisini duydum. Yere kapaklandığını hayal ettim ve bıçak darbelerini… Onun neler hissettiğini, korkusunu, canının nasıl yandığını, kanının akarken duyurduğu sıcaklığın kesiciliğini filan kurdum hayalimde. O an, o, aldığı yeni bıçak darbeleriyle daha fazla tutunamayarak yere düşerken, elinde bıçak olana nasıl baktıysa, o bakışı hayal etmeye çalıştım. Bir nedenle biliyordum, bu olanaksız bir hayal çabasıydı. Yüzünde nasıl bir ifade vardı o bakışı kuşanmışken, Tanrı da öyle mi bakıyordu şeytani kötülüğe bulaşan insana?

 

Biliyorum hayatım daha sürecek, hem de çok yıl yaşayacak olanlardan biri olacağım. Çünkü ben yapmadığımda, ölüm kendisi girmeyecek ‘varlıkla kurduğum bağla, ona eklenmiş bilincimin’ arasına… Hep bunu sorup duracağım kendime, o bakışı, yüzündeki ifadeyi… O düşerken yere ve düşüp kaldığı yerde ona bıçakla gelene nasıl baktı? Sonra, gözlerini kapayınca, sessizlik oldu, o bakışı gören, bıçağı elinden bıraktıktan sonra, geriye dönmüş yürümüş, hiç bir şey söylemeden… Konuşamadan… O sessizlikten sonra nasıl yaşamış ki o?  O andan, o bakıştan sonra… Nasıl yaşamış yaşlı adama, elinde bıçakla saldıran? Üstelik o yaşlı adam ona gülümsüyorken ve o, bıçağı bırakıp, adamdan sevgiyle af dileyerek ona sarılma seçimine sahipken.

 

Gözlerimi dikip bakacağım – orada, o çarşı yerinde, boşlukta, seçilmemiş alelade herhangi bir nesneye. O an biliyorum, tüm savurganlığa, bilinç ve bakış israfına rağmen göz göze geleceğiz. Ben ellerimi çırpıp yürümeye başladığımda, adımlarımı say. Sırtımı sana döndüğümde gideceğim. O an senin tüm keyfi gelişlerin zorunluğa dönüşecek.

Bülent Uçar

 

 

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri