Warning: Creating default object from empty value in /home/taqvnixt/public_html/portal/wp-content/plugins/wpseo/wpseo.php on line 1064

Warning: Cannot modify header information - headers already sent by (output started at /home/taqvnixt/public_html/portal/wp-content/plugins/wpseo/wpseo.php:1064) in /home/taqvnixt/public_html/portal/wp-content/plugins/wsi/wsi/front/WsiFront.class.php on line 92
Bülent Uçar ” BİR KAHVERENGİ CEKET ” | ÖYKÜ | Sinematografik
Friday 22nd March 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BİR KAHVERENGİ CEKET ”

Bülent Uçar ” BİR KAHVERENGİ CEKET ”

________________

Elle tutulan gerçeğin bile kuşkulu olmasındandı sanırım – bunu biliyorum. Bu nedenle, yıllar önceki gibi, söylenen her söze, anlatılan her hikâye ve dile gelen her sezgi kırıntısına inanmak istiyordum. İsteğime karşı koymaya niyetim yoktu. Bunu severek yapıyordum, kandırılmak umurumda değildi. Tıpkı, o kumdan şeyi yuttuktan sonra her şeye sahip olacağımızı söyleyen çocuğa inanıp, bir kaya parçasını ufalayarak elde ettiğimiz tozdan kırıntıları yuttuğumuzda yaptığımız ve on iki yıl boyunca sabahları uyanınca yastık altlarına bakıp ‘’her şey’’in orada olup olmadığını kontrol ettiğimiz zamanlardaki gibi…

Çünkü 2001 yılında, bana, ‘’İki sokak ötedeki aralıktan geçince futbol sahasının olduğu bölgedeki mahallede 1997 yılı yaşanıyor. O yıla ait özlemin ya da değiştirmek istediğin bir şey varsa, benimle gel’’ diyen Şevket’e inanmamış, büyük fırsatı kaçırmış, dahası, diğer sokakta yaşanan kendi doğum yılımdan hiç haberim olmamıştı.

Bulabildiğim birazcık serinliğe sokulmuş, bunları düşünüp duruyordum. Evdeydim ve arka bahçenin penceresi önünde sırtımı soğuk betona dayamış, bahçeden gelen esintiye bırakmıştım kendimi. Arada bahçeye girip elma ağacını yağmalayan çocuklara aldırış etmiyordum. Çünkü umurumda değildi. Ama çok gürültü yapıp canımı sıktıklarında, sadece onların duyabileceği bir yükseklikte küfür ettim onlara. Onlardan biri de oradaki herkesin duyabileceği yükseklikte karşılık verdi bana. Ödeşmiştik. İkimiz de sustuk. Benim küfürlü fısıltım hâlâ kulaklarımdaydı ama çocuğunkini unutmuştum. Çünkü ben, başkasının yaptığı kötü şeyleri hemencecik unutup, kendi yaptıklarımdan bir türlü kurtulamıyordum. Bunlar hep o günle ilgiliydi. Çocukken bahçedeki ağaçtan düştüğümde hiçbir yerim incinmedi ama hiç iyi şeyler de hissetmedim. O gün bir şey kaybettim. Kin duygumu… Ağacın köklerine kadar gitmiş olmalı ki, o ağaç o günden sonra birçok kişinin canına kastetti. Bu kişilerin çoğu da ağaca bir şekilde zarar vermiş kişilerdi. O günlerde, odamın üst katında yaşayan –

Yaşlı bir adam vardı ve o, henüz ölüp gömülmeden önce bile bedenini kurtlar, böcekler ve bazı kemirgenlerle paylaşmaya başlamıştı gibi cömert görünüyordu. Cömert ve iyi ve zamanın yeterli uzunluğa ulaştığında püskürttüğü küf kokusunun sahibi… Yaşlı insanlara özgü o kokuyu bilmeyenler, bu kokunun ceset kokusu olduğunu düşünebilirlerdi ama ben bu kokunun o koku olmadığını, ölüme yakınlık, ölümün kısmen uzaktayken saldığı soluk, sonra yaşlılık ve eskimiş zamanın akışkan olmayan nehirdeki kiri pası almış ağırlığından kaynaklanan bir koku olduğunu 27 yaşımda öğrendim. Öncesinde, bir türlü tanımlayamaz, sadece soluğumu tutar, öyle girerdim bir yaşlının evine.

Soluğumu tuttuğum için konuşmam imkânsızdı. O konuştu, ben onaylamak maksadıyla kafa salladım. ‘’Ceketini giyiyordu. Gri bir ceketti ve o şöyle diyordu: ‘’Bu ceket, 25 yıllık ve ben yenisini almak istemiyorum. Çok güzel, değil mi, baksana şu ceplerine, ne kadar da derin.  İç cepleri de sayıca çok fazla.’’

Söylediklerinden ilgimi çeken tek şey ceketin 25 yıllık olduğuydu.  Neredeyse ceketle aynı yaştaydım. Ve bu ceket, adamın elinde kalmaya devam ederse, onun benden uzun yaşayacağını düşündüm.  Başına kaza, hastalık ya da uğursuzluk gelme ihtimali yoktu. Olsa da bunlardan benim kadar etkilenmezdi. Belki de kera          met yaşlı adamdaydı. Onun yanında kalsam, zaman konusunda belki ben de ceket kadar şanslı olabilirdim

Adamın evinden çıktığımda, onun, benimle ilgili bilmemesi gereken bir sırrı bildiği hissine kapıldım. Canım sıkıldı. Evine geri dönüp, orada onun kafasını karıştırıp, bildiklerini unutturmak istedim ama bu istek içime dolduğu anda duyurdu gereksizliğini. Çünkü adam çok yaşlıydı, hiç arkadaşı yoktu. Ve neredeyse kendini bile anımsamıyordu, beni mi düşünecekti. Öyle çok derdi ve upuzun hayatı boyunca, geride öyle çok ölü insan bırakmıştı ki, benim sırrım, onun bilincine ait, dünyanın en büyük ve içinde unutulmuş sayısız ceset barındıran hafızasında kaybolur giderdi.

Aklımda bu düşüncelerle karanlık sokağın sonundaki cadde ışığına doğru yürürken, Kerem’le karşılaştım. Elinde bir film afişi vardı. Meet Joe Black… O afişi bana getirmesi konusunda anlaşmıştık ama ben unutmuştum. O, unutmamış. Alelade bir karşılaşma gibi görünüyordu ama meğer öyle değilmiş. Birlikte, caddeye doğru değil geriye eve doğru yürüdük. Yolda biraz lafladık. Eve ulaştık ve kapıyı açarken biraz zorlandım. O kısacık sürede, aklıma benim de eski bir ceketim olduğu fikri geldi. Gri bir ceketti. Yaklaşık on yıllıktı ama ne zaman çıkarıp giysem bana hâlâ çok yakışan bir ceketti. Bir arkadaşım, o günlerde bir takım elbise hediye etmişti bana. Ceketle aynı renkte olan bir pantolon ve beyaz bir gömlek de vardı. Ama zamanın incecik parmakları ve uzun tırnakları vardı sanki. Önce pantolonun kumaşındaki bir ipi çekip söktü o tırnaklar. Sonra, ipler sökülüp dışarı taşmaya başladı. Ben, onlardan birini çekip koparmaya çalışınca, pantolonun cep kısmında küçük bir sökük oluşturdum. Bu sökük, onun tümörü gibi oldu. Zamanla büyüdü ve pantolon öldü. Şimdi, dedim kendime. O ceketi giyersem belki, onu üstüme giydiğim günler yeniden canlanır. Eve girer girmez, giysi dolabını açtım, yıllar önce kullandığım tüm parfümlerin birleşerek oluşturduğu aroma karşıladı beni. O kokuyla birlikte varlıklarını ve yaşandıklarını bile unuttuğum onca insan, onca anı hızla dolanıp durdu, el fenerin ışığını aydınlattığı kafamın içindeki o çıkmaz sokakta. Sonra ceketi giydim ve Kerem’in sesini duydum. ‘’Hadi gidelim’’ diyordu.

Sese doğru dönüp baktığımda onu, gözleri iyileştikten sonra, yıllardır takmadığı gözlükleriyle gördüm. ‘’Gözlerin iyileşmemiş miydi?’’ diye sorunca ben, güldü. O an ceketi giymiştim üstüme, aynaya baktım. Ceket oldukça yeni görünüyordu ve pantolon da dolabın arka kısmından bana doğru seğiriyor, sesleniyor gibiydi. O an anladım ki, bu ceket ve düşüncelerim mutlak bir gerçeği ifade ediyordu. Yıl artık 2011’di

Bülent Uçar

 

 

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri