Tuesday 11th December 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” SAKLI HAZİNELERİN VAR OLMAYAN MEKÂNI ”

Bülent Uçar ” SAKLI HAZİNELERİN VAR OLMAYAN MEKÂNI ”

 

 

___________________

Nasıl başladığını kimse bilmez. Başlangıç kayıp. Soru yanlış soruldu – Görünmeyen varlık, manipüle ediyor. Cevap, hiçbir zaman var olmadı. Yanlış yönlendirme. Fizik ötesi kurnazlık – geçmiş zaman, saklı hazinelerin var olmayan mekânı ve oraya giden yollar yine de var –

 

Sonra, ne bileyim, ben ne zamandır böyle biriyim, bir yerlerde, bir gün ne olmuştu da değişmiştim, hatırlamıyorum. Sonunda kendim için – ben buyum, diyebiliyorum. Şimdi buradaki adam

 

Çünkü nedenler de ilk anı bildiren zaman da kayıp. Gerçeğin kendisi dışındaki her şey, onu inşa eden her ne varsa… Kayıp.

 

Diğerleri gibi ben de başlangıcı göremedim. Uzun zamandır, her anı sihir içeren bir gösteriyi takip eder gibi gözlerimi kırpmaksızın izliyorum olup bitenleri, geçmişi ve uzak bir gelecekte olacak olanları…

 

Ölümsüz, ayrıcalıklı ve hâlâ hayatta olduğumu duyuran bir görünüm var. Düşümde gerçek kılınmış, bir eski zaman kılığına bürünmüş tanıdık görünüm, patikanın sonunda…

 

Uyku, yolun nereye gittiğini oldu olası her zaman gizleyerek bir kara delikmiş gibi rüyaları saklıyor içinde.  Sahip olma duygusu, bir sihirbazın illüzyonu. Böyle bir duyguyu haklı kılacak tek bir neden dahi yok. Gerçek değil. Numaranın nasıl gerçekleştiğini de kimse bilmez. Sahip olunduğu sanılan her ne varsa, ellerimin arasındayken bile orada değil,  ancak yine de orada, çok uzakta; hayatta kalmak için, zamana karşı duyduğum düşmanlığı gizleyecek bir var oluş biçimi, tehdidi kıracak varlık… Beliriyor.

                                                                      

 

Kendime karşı bir ordu çıkarttım. Sonunda yapabildim bunu. Mızraklarla donattım onları. Surların arasındaydım, zırhları her birine kendi ellerimle giydirdim. Geriye yalnızca onların nefretini kazanmak kalmıştı. Hikâyeler uydurdum. Kendimle ilgili korkunç şeyler… İnanmayanlar oldu, onları inandırmaya çalıştım. Bunu başardığımda, onlardan birinin beni oraya, kumların arasına gömmesini beklemeye başladım. Güneş, bulutlarla örtüldü – Rüzgâr esmeye başladı, fırtınaya dönüştü. Öğle bile olmamışken, gece oldu. Kalbim kırıldı, oysa ilk mızrak, ayak bileğime saplanmıştı. Yerinden çıkarttım, ikincisi kalbime geldi, durdu atışları. Alnım çoktan dağılmıştı. Kemiklerin çatırtısını duydum kırılırken.

 

 

Bir rüyanın içinde; değişim gücü bulunmayan değersiz parçalar buldular. O parçalara benim de sahip olduğumu biliyorlardı. Yine de beklemediler. Bir kadın, zaman yokmuş, sanki sonuna da gelmişiz gibi işgüzar gayretkeşlikle karanlığa koştu. İki yardımcısı vardı. Etleri kurumuş, çok yaşlı iki adam… Kadının getirdiği parçaları, sağ kol bileğimin üstüne koydular. Daha önce bir iğne deliği açılmıştı nabzımın yakınlarına, bir tane daha açılmasaydı, biliyorum, ölecektim. Bileğimin üstüne yusyuvarlak, çok değersiz ve tanımlanamayan bir parça koyacaklardı. O değersiz parçayla, açılacak yeni delik için uygun açı alınacaktı. İki yaşlı adamdan biri, kendine ikiziymiş gibi benzeyen diğerine söylüyordu, aklında ne varsa susmaksızın anlatıyordu:

 

‘’Çünkü aslında şimdiki zamanda ölecek olanlar, aslında üç gün önceden ölürler.’’ diyordu ve sürdürüyordu konuşmasını: ‘’Son günden yaklaşık üç gün önce büyük bir boşluk açılırmış insanın içinde. Bütün değerli yaşam parçaları oraya dolarmış, üç günün sonunda nefesi durur kalbi atmazmış,  önce yürüyüşünü, sonra sesini kaybedermiş insan. Tıpkı rüyadaymış, yürümek ister yürüyemez, bağırmak ister bağıramazmış gibi. Nefesi tükenir, boğulur gidermiş.’’

            Başkalarının hayatları geçiyordu gözlerimin önünden. Sonu olmayan korku dolu bir filmin şeritleri gibi… Başkalarının hayatları… En çok da yokluklarında yaşayamayacağını düşündüğüm kişilerin ölümlerini izliyordum.

Çünkü geride kalan ve özleyen ben, ölüp giden, gidecek olanlar diğerleriydiler. Kâbus geride kalanlara kalıyordu.

Bugüne dek yaşadığım tüm duygulardan daha farklı, daha önce yaşamadığım yeni bir duyguya sahiptim. Ölü olduğumu hissediyordum. Üzerine topraklar atılmış, geceleri mezar yerinde yapayalnız, ölü bir adamdım ben. Söze, ‘’Beş yıl önce bir akşam vakti ölüp gitmişim’’ diye başlasam deli olduğumu düşünürler, ancak bu gerçekti. Beş yıl olmuş muydu? Yoksa daha uzun ya da kısa mıydı hatırlamıyorum ama ölü olduğumu bir şekilde biliyorum.

 

Bunun başıma nasıl geldiğini de bilmiyorum. İnsan öyle apaçık biçimde bilemiyor, açıkça anlayamıyor öldüğünü ve onu oraya götüren şeyin ne olduğunu. Diğer insanlar gibi yaşayıp gidiyorsun ama gün içinde birkaç defa bir ışık yanıyor ya da gün içinde birkaç defa içimdeki ışıkların tamamı birdenbire sönüyor, karanlığa bürünüyor ruhum. Yaşadığım şey tam olarak bu ve artık günde birkaç defa olmaktan çıkmış neredeyse her dakika birkaç defa olmaya başlamıştı. Özellikle ne zaman tamamen mutlu, kuşkulardan uzak biçimde umutlu ve parçalanmış varlığımdaki her şey birleştirilmiş, tamamlanarak bütüne ulaşmış gibi hissetsem bütün ışıklar kapanıyordu. Sonra, bu her zaman olmaya başladı. Nerede olursam olayım hiçbir zaman bulunduğum yerde olamıyordum. Bir ölü adam gibi, orada olmayan bir ‘’yok varlıktım’’ ben.

Bunu bilmek de gerçek kıldığım her eylemi hiçleştiriyor. Bir parça anlam kırıntısı varsa onu da alıp götürüyordu. Bir tek yürürken, sonu olmayan ve ulaşma arzusu duymadan yaptığım yalnız yürüyüşler sırasında kendime, bir ölü adama yakışır tutum içinde olduğumu biliyordum. Geride kalan her yıl, ne denli kötü ve bir an önce geçip gitmesini istediğim günler, haftalar ve aylardan oluşursa oluşsun, o zaman dilimi geride kalan bir zamana dönüştüğünde, henüz o zamanın içindeyken farkına varamadığım bir öz, ruhu kurtaran bir anlam varmış gibi hissediyordum.  Göremediğim bu öz ve anlamın farkına da zaman tükendiğinde, söz konusu olan zamanın dışına çıktığımda varıyordum. Bu öz ve anlam, her ne ise artık yok ve geçmişe karışmış, ölmüş diye algılayarak özlemeye başlıyordum. Sonraları bu duyguyu anlamaya başlamıştım. Ve biliyordum ben – Geçip giden her yılın yerine gelen yeni bir yılda var olmayan bu öz ve anlam: ‘’Bir önceki yılda yaşamış, ölmüş, artık tekrar edemeyecek, var olamayacak olan kendi varlığımdı. Kendimi özleyip duruyor, parça parça ölüp giden varlığıma, kaybettiğim dünyaya yas tutuyor, hüzünleniyordum. Cennet, geride kalan zaman ve hâlâ orada yaşayan varlığımdı. Öldüğümde öyle özleyecektim ki kendimi ve hayatımı. Bu özlem duygusu, yaşarken deneyimlediğim her şeyi cennetlere çevirecekti.

 

Önceki hafta, akşamüstü yağmur yağarken asansör arıza yaptığında yukarıya çıkmaya çalışan bendim. Ve küçücük kabinde nasıl korkup paniklediğimi anlatamam. Zaman geçiyordu, sesler azalıyordu, gelen giden yoktu. Korkuyordum ve tek isteğim asansörün kapısının açılması,  sokağa çıkmak, yeryüzüne dokunabilmek, yolu adımlamaktı. Klastrofobi, sokağı özlemek, bir tür ölüm deneyimi… Yaşanırken farkına varılmayan tüm aleladelikler avuçlarından kaydığında cennetler düşüyordu topraklara.

 

Yaşadığım son yaz, son yıllardaki diğer tüm yaz mevsimleri gibi bir öncekinden daha sıcaktı ve öyle uzun sürmüştü ki biraz daha uzasa biliyorum, şehir eriyip yok olacaktı. Sürmedi.  Kış geldiğinde mutlu ve güvende hissediyordum kendimi. Uzun bir süre güneş olmayacaktı ve karlı, soğuk havalarda ısınabileceğim her yer ve zamanı sığınağa dönüştürecekti. Bir yün battaniye, ceplerinde ellerimi koruduğum, yakaları kaldırılmış, kahverengi, kalın samur pardösü, geride kalan on yılı geçirdiğim evimdeki küçük odam, her yer ve her şey sığınak…

 

Yokuşu çıkınca etrafıma bakındım. Sokakta benden başka hiç kimse yoktu. Saçlarımın arasından boşalan ter alnıma, oradan kirpiklerime kadar süzülüyordu. Yine yaz gelmişti ve kış öyle uzak görünüyordu ki ‘’bir daha asla gelmeyecek’’ diye düşündüm. Bir kış daha olmayacaktı, içinde bulunduğum bu yeni yaz mevsimi uzun ve sonsuz olacaktı. Hiç geçmeyecekti ve artık hiçbir şey eskisi gibi olamayacaktı. Çoktan öldüğümü fark edecek,  ölülere karışacaktım sanki ve içinde benim olmadığım bir kış başlayacaktı. Yeni bir kış mevsiminde orada olmayacağıma öyle emindim ve öyle umutsuzdum ki bu konuda, düşünmek bile fazladan, gereksiz bir eylemdi. Her şey olup bitmiş, mutlak sonuca ulaşmıştı. Bir daha kış olmayacaktı, oysa hayatım boyunca hep yeni bir kış gelecek diye katlanabilmiştim hayata ve kurutup yakan yaz aylarına, güneşe, rutubete,  tere ve bunca rüsva edici ışığa ve sıcağa… Nasılsa kış gelecekti ve var olan her şey, kasvete, soğuğa ve buzdan kara sığınarak beni de aralarına alacak, gün ışığından saklayıp onaracaktı. Kış aylarındayken kar yağan o fırtınalı soğuk günlerde, yaşamın başka bir yerde olmadığından emin olur, orada yanı başımızda sahipliğimizde olan şimdiki zamana sığınmış vaziyette geçirir giderdim günlerimi, yaz ayları merhametsizdi. Ne zaman parıltılı ışığıyla güneş ışıldamaya, yeri göğü ısıtmaya başlasa, bir yerlerde canıma okunmuş, rezil rüsva edilmiş, kaçacak yeri olmayan bir ucube gibi hissediyordum kendimi. Güneşin varlığı her şeyden daha baskın bir gerçeklik sunuyor, üzerine bastığım metali ve asfaltı eritiyorken, bir yerlerde başıma çok büyük ve büyüklüğü kadar kötü bir felaket gelmiş ve ben bu felaketin neden ve sonuçlarını hatırlamıyorken yaşattığı duyguyu ilk anki gibi yaşıyormuşum gibi hissediyorum.  Güneş altındaki şimdiki zaman hep bir belaymış gibi. Neyse ki kış gelecek diye düşünür umut ederdim. Geleceğe kaçmak olanaklıydı. Güneş altındaki en büyük felaket, şimdiki zamanı sabote eden, anlamı olmayan geçmiş ve kaybedilmiş gelecekti. Bu ikisinin ölümden farkı yoktu. Nefes alamıyordunuz, rutubet ve güneş soluğunuz kesiyor ve siz öldüğünüzün farkında olarak, ölü olmaklığın bilinciyle yaşıyordunuz. Bu benim için ölü birinden daha ölü olmak anlamına geliyordu ki ölümün en kötü yanı bu olmalı, öldüğünün farkındalığıyla ölü olmak.

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri