Monday 10th December 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” ESKİ ŞEYLERİN MUTLAK KEDERİ ”

Bülent Uçar ” ESKİ ŞEYLERİN MUTLAK KEDERİ ”

                                        O SİLAH HERKESE DOĞRULTULACAK

 

–          Cemil için…  –

 

1

Şehrin en büyük sinemasında teşrifatçılık eden adam, otuz üç yaşındaydı.  Adı Faik’ti ve genç yaşına rağmen sinemanın en eski çalışanı, bir nevi emektarı olmuştu, çocukluktan bu yana geçip giden onca senenin sonunda…

Nuri, Faik’le ilk karşılaştığı gün, ikisi de yedi yaşındaydı. Faik’in babası taksiciydi. Ticari taksilere uygulanan taksimetre zorunluluğu; Nuri ve Faik’in okula başladıkları ilk yıl getirilmişti. Faik’in babası, parayı denkleştirip taksimetreyi aldığı yıl da mezun oldular okuldan. Sonra Faik, ilkin sinemanın büfesine verildi babası tarafından. Eti, sinema sahibinin, kemiği babasının… Her şey basit ve yalın o günlerde. Stil, eski ve güvenli… Anlaşma buydu. Et ve kemik kontratı, imza yok, sadece söz… Önce ayak işleri, sonra, büfeden gişeye terfi filan derken, kendini sevdirdi ve birden teşrifatçılığa geçiş yaptı Faik. O yıllarda iyi para vardı bu işte. On beş’inde, gencecik, sarışın ve çok yakışıklı bir çocuk yer gösteriyordu sinemaya teşrif eden seyircilere. Ve sene 1994’tü.

 2

Adana’da 2013 yılında, mevsim bir ara sonbahardı… Sanem, Nuri’nin peşinden, sürüklenir gibi girdi, bulunduğu sokağa ismini veren Metro Sineması’ndan içeri. Neredeyse süzülerek ve ayakları yerden yirmi üç santimetre yukarıda… Bilet aldıkları film, Liv Tyler’lı bir filmdi. Fuayeye geçtiklerinde, fazla beklemediler. Gong, neredeyse çalacak ve perde açılacaktı bir dakika filan sonra. Karanlık salonda, onlara elindeki ışıkla eşlik ederek yol gösteren, onlar koltuklarına oturana dek hizmet eden teşrifatçı da Nuri’nin çocukluk arkadaşı Faik’ti.

Ve Nuri, ‘Robert Redford Kılıklı Faik’ diye söz ederdi ondan, söz oraya kadar gelmişse eğer.

Nuri, koltuğuna kurulmadan önce, cebindeki onca ıvır zıvır arasından, biraz gecikerek bulunca bozuklukları, kızdı bu Faik, reddetti bahşişi. Oysa Nuri’nin en mutlu olduğu anlar; Adana’ya uğradığı o ender günlerde, Sanem’le birlikte bu sinemaya gelmek; salonda, sadece bu sinemaya özgü o güzelim koku eşliğinde film izlemek ve bunu, Faik’i verdiği bahşişle mutlu ettiğini bilerek,  bu mutluluktan kuşku duymadan yapmaktı. Bu defa üzmüştü onu. Sinema zehirdi şimdi. Ve cennet, ne çok üzerdi insanı, içine kara zehir dökülmüşse eğer.

 

 

 

 

 

3

1                                                      988’de, Adana’da… Yaşanan tüm mevsimlerde… Nuri henüz küçük bir çocuktu ve yaşadığı sokakta,  ‘’Şişko Nuri’’ diye seslenirlerdi ona, o da hiç kızmazdı. Çünkü bilirdi ki, gerçekten şişman bir çocuktu ve hak ediyordu böyle seslenilmeyi. Küçük, şişman bilge… Sabırdan devasa bir kaya…

Sonra,  on yaşına filan geldiğinde bir hastalık mı ne geçirdi? En azından öyle bir söylenti çıktı. Uzun süre gidemedi okula ve aylar sonra ortaya çıktığında, çelimsiz denilecek kadar zayıftı, ama hiç kimse  ‘’Çelimsiz Nuri’’ diye seslenmedi ona. Lisedeyken de, takımda Effenberg’in oynadığı yıllarda, ateşli bir Bayern Münih taraftarı olduğunu duymayan kalmamıştı. Öyle ki, ‘99 yılıydı sanırım. Effenberg’li Bayern’in Solskjaer’li Manchester United’a, maç bitimine iki dakika kala 1-0 önde girdiği ve buna rağmen kaybettiği Şampiyonlar Ligi final maçı sonrasında ağlamışlığı filan vardı Nuri’nin.  O yıllarda da, ‘’Bayern Münihli Nuri’’ denildi mi, tanımayan yoktu onu. Çok sıfat edinmişti yıllar boyu… Kalıcı olan, ‘’Kızıl Nuri’’ oldu.

İsmini dedesinden almıştı. Nihai sıfatını da, kıpkızıl sakal ve saçlarından…

4

2013 yılında,  bir ara kıştı mevsim, İstanbul’da… Akşamüstü,  Ercan uğramıştı, Nuri’nin perdeleri hiç açılmayan karanlık evine. Sanem, eve dönmeden iki saat önce… Saat 19:17…

Nuri, banyodaki ayna karşısında tıraş olurken; ışıldayan parlak jiletin kestiği kızıl sakallar, beyaz tıraş köpüğüyle birlikte düşüyordu, lavabonun beyaz yüzeyine. Biraz sonra yüzünde oluşacak küçük jilet kesiğiyle de, kıpkırmızı kan… Ercan da gülerek izliyordu onu. Aynanın tam ardında duran kahverengi banyo kapısına yaslanmış halde… Nuri yüzünü kesince konuşmuştu Ercan, ‘’Oğlum dikkat etsene! Kandan korkarım ben.’’ – ‘’Olurum…’’

Ercan’ın konuşmak istediği kişisel bir mesele vardı. Konuyu hızla değiştirdi bu yüzden: ‘’Şu Bahtiyar denen herif, ne tür bir adam? Yani ben bilemiyorum ama ondan çok korkuyorum, vallaha bak, billaha… Sen, iyi tanırmışsın onu. Sence korkmaya değecek bir şey var mı? Yani ne bileyim, adam dehşet saçıyor ortalığa. Bir de beni arıyormuş orada, burada. Mithat söyledi. İnan bana. Benim bir şey yapmışlığım filan yok… Uzun zamandır temizim ben. Senin onu tanıdığını söylüyorlar. Bildiğin her şeyi anlat bana Nuri. N’olur anlat!’’ Yalvarırmış gibi yapmakta üstüne yoktu. ‘’Kim söylüyor tanıdığımı?’’ diye karşılık verdi Nuri. Onu sanki hiç duymamış gibi devam etti konuşmaya, Ercan: ‘’ Bahtiyar’ı tanıyorsan, lütfen söyle, bıraksın peşimi. Eğer konu, taksiciye taktığım üç yüz liraysa fazlasıyla öderim. Yeter ki kapansın bu konu.’’  Ercan’ın sözleri bittiğinde, Nuri çenesini tıraş ediyordu, özenle… Ardına dönmeden baktı, hemen arkasındaki Ercan’a, aynaya yansıyan görüntülerin yardımıyla… ‘’Evet, Bahtiyar tehlikeli adamdır. Adam, Adana’nın en bela mahallesinde yetişmiş. Hürriyet Mahallesi… Orada yetişen birçok erkek gibi o da, tarım ve hayvancılıkla sağlamış onca yıl geçimini ve bu geçinme şekli de onu çok tehlikeli kılıyor, üzgünüm.’’ dedi. Sustu. – ‘’Tarım ve hayvancılık derken…’’  Nuri yüzünü yıkadı, salona geçti, kör ışığı açtı ve cevap verdi:

‘’Hayvancılık derken… Koyun, keçi, buzağı, bazen tavşan, hatta sincap, yavru ördek, bir defasında rakun filan da vardı ellerinde. Her neyse. Tarıma gelince, tehlike işte burada başlıyor. Adamlar ot satıyor oğlum. Ot…’’ – ‘’Esrar mı yani? Abi ben korkarım öyle şeylerden, bu adamlar tehlikeli öyleyse. Daha ne konuşuyoruz.’’ dedi, neredeyse titreyerek…

‘’Korkma.’’dedi Nuri. Sakindi. ‘’Bahtiyar denilen bu adamı çocukluktan tanırım, burnu filan akardı. Bir zamanlar burnu akıp da, sümüğünü koluna silen hiç kimse tehlikeli değildir. Ve bu, dünya nüfusunun, neredeyse tamamının yeteri kadar tehlikeli olmadığı, olamayacağı anlamına gelir.‘’

Ama Ercan, hâlâ korkuyordu. Neredeyse ağlayacaktı. Sesi titreyerek konuştu:

‘’Ben şimdi eve nasıl giderim bilemiyorum. Bu gece burada kalamaz mıyım?’’

‘’Sanem, birazdan gelir, o varken burada kalman imkânsız.’’ dedi Nuri, üzülmüş gibi yaparak. Üzülmüş gibi yapmakta üstüne yoktu. Sonunda, onca zamandır içinde tuttuğu hıçkırıkları birden saldı Ercan. Nuri, onu o halde görünce, güven vermek için Bahtiyar’ı anlattı ona:

‘’Tuhaf adamdır. Burada da eski değil. İki sene oldu İstanbul’a yerleşeli. İlk geldiği haftalarda bende kaldı. Sonra ev buldu, Çatalca’da bir köyde. Şimdi nerede yaşar bilmem ama İstanbul’da hâlâ, bunu biliyorum. Bahtiyar… Bahtiyar Kul… Adı bile hikâye anlatan adam…  Dinle! Buraya odaklan. Onu iyi tanımalısın. Bu, bazen çok şaşırtıcı olabilir ve onu daha korkutucu kılabilir ama incelikli tarafları da vardır onun. Diğerlerine benzemez. Merhametlidir ama acımasızca şişlemeyi de bilir mesela, üzülüp acımayı, serbest bırakmayı da… Belki derin bir ruhu bile vardır, arada sığındığı…’’ dedi ve tam susacakken, aklına o an gelmiş gibi devam etti konuşmaya:

‘’Bunu duyunca rahatlayacaksın. Bu Bahtiyar, Adana – Hürriyet’te yaşarken, neredeyse her gün, mahalle mezarlığına gider, gezinir dururmuş içeride. Dakikalarca, duruma göre, bazen saatlerce… Çünkü adamın bir takıntısı var. Mezar taşlarına bakıp, günde en az on mezar yeri bulmak istiyor. On mezar yeri… Her biri, onun o anki yaşında ya da daha genç ölüp giden, genç, erkek ölülerin mezar yerleri… Çoğu zaman da, kısa sürede buluyor bu mezar yerlerini. Çünkü o mahallede, bıçaklanarak öldürülen onca genç adam olmuştur geçmişte. Üstelik bazıları çocuk yaşta… ‘’

Ercan, Nuri’nin konuşmasını keserek araya girdi:

‘’Bak bunları bilmiyordum. O vahşi ve korkutucu adam mı yapıyor bu mezarlık gezintilerini? Tuhafmış gerçekten.’’

Nuri, sözünün kesildiğine kızmıştı ama bunu belli etmedi. ‘’Bu Bahtiyar, yine mezarlıkta gezindiği o günlerden birinde, bir mezar yerine rastlamış. İçinde, yine genç bir erkeğin olduğu mezar yerlerinden biri… Mezar taşındaki tarihe baktığında, adamın onun o anki yaşında öldüğünü fark etmiş. Ve doğum günleri filan da aynıymış. 23 Ocak… Ama ona göre, doğum günü tesadüfünden daha tuhaf olan şuymuş ki, bu ölü adamın defin tarihi 1987 olarak görünüyormuş, mermerden mezar taşında… Bahtiyar çok şaşırmış. ‘’Böyle şey olabilir mi?’’ demiş, kendi kendine. ‘’1987’de de ölür müymüş insan? Benim en mutlu çocukluk yaşımda… Ben, henüz sekizinci yaşımdayken, ölüm var mıymış etrafımda… Bana da uğrar mıymış yani?’’ diye düşünüp durmuş günlerce.

O günden sonra, uzun bir süre boyunca da eve kapatmış kendini. Avludaki merdivenin altına… Annesinin turşular kurup, şalgam mayaladığı gölgede oturmuş. Hiç çıkmamış dışarıya. Torbacılığı da oradan sürdürmüş. Mal arayan kim varsa, onu, orada bulmuş. Merdiven gölgesinde… Şalgam kokuları arasında satın almışlar otu, bazen tavşan ve buzağıyı…’’

 

5

Nuri sustuğunda, kapı zili çaldı önce. Kimse oralı olmayınca, bir anahtar döndü ahşap kapının metal kilit yuvasında. Nuri’nin biricik güzeli Sanem girdi içeriye. Ercan, Nuri’nin anlattıklarından sonra rahatlamıştı. Sanem’e selam verdi. Sanem göz ucuyla ve isteksizce karşılık verdi bu selama. Ercan, ‘’Gitme vakti geldi.’’ deyip Sanem’in açıp da, henüz kapatmadığı kapıdan çıktı dışarı. Harekete duyarlı otomatik koridor ışığı sönüp, etraf karanlığa gömüldüğünde, Sanem’e karşı duyduğu o tuhaf kıskançlık ve kızgınlıkla, ‘’Elizabeth Hurley Kılıklı Sürtük!’’ dedi, kendi kendine, içinden… Sessizce…

‘’Nuri olmasa, çok mu umurumdasın.’’ bu defa kendi duyacağı yükseklikte. Ercan; onu, Hurley’nin Bedazzled’d     eki görünümüne benzetirdi. Ve Candice Swanepoel’den sonra ikinci hayal nesnesiydi Sanem ve Hurley ikilisi, ikisi birden ikinci…

6

Kız, duşa girdiğinde, peşinden Nuri de girdi içeri. Eski, yeşil sabun kokusuna bayılırdı. Kokuyu çekti ilkin içine. Sonra Sanem’in sıcak suyun altında, kaygan köpüklerle bekleyen göğüslerini aldı avuçlarına ve onu kendine sıkıca sarıp içine girdiğinde, kız çığlık attı. Sanki ilkmiş gibi… Sustu, sessizleşti sonra. Arada sadece; tuhaf, kışkırtıcı ve karanlık melodilere sahip zevk tınıları saldı banyonun yankıya neden olan duvarlarına… Ve Nuri, tam on dört dakika sonra terk etti banyoyu. Sanem’in mutluluk ve zevkten ağladığı ilk saniyelerde…

Kıyafetlerini giymeye çalışırken, telefon çalıyordu. Arayan numara, rehbere kayıtlı bir numara değildi. İsteksizce açtı telefonu. Yabancı numaraları ‘’Alo’’ diyerek açmazdı. ‘’Kimsin?’’ diye, neredeyse azarlayarak sordu. Karşıdaki ses, gülüyordu:

‘’Benim ben. Nuri tanımadın mı beni? Askerde mi ne birlikteydik. Hatırlamadın mı beni yahu? Ben Musa.’’ Nuri şaşırmıştı:

‘’Aslında tanıyamadım ve sanırım siz de emin değilsiniz tanışıyor olduğumuzdan.’’dedi. Ve tam da, telefonu kapatacakken, adamın sesinde tanıdık bir şey fark etti.

‘’Yok, yok…’’ diyordu adam. ‘’Nuri, benim ya! Ben… Bak sakın kapatma! Tanışıyoruz elbette biz ikimiz.‘’ Nuri, adamı hatırlayamamıştı. Ama adamın sesi, çok sevdiği birini anımsatmıştı ona. Kim olduğunu hatırlayamadığı ama çok sevip, dahası çok özlediği eski bir arkadaşını ya da aile ferdini… Bu hatırayı, anımsamadan, bir çeşit sezgiyle fark etmiş olsa bile, telefonu kapatmaktan vazgeçti. Bu sezi anının farkındalığındaki sevinçle sürdürdü konuşmasını: ‘’Şimdi nerelerdesin Musa?’’

‘’Bilmiyorum ki?’’

Telefon aniden kapandı. Sanem duştan çıkınca Nuri’ye sarıldı arkasından. Elini olması gereken yere götürdü. Nuri, tam on iki saniye sonra yine içindeydi kızın. Sabah olup da uyandıklarında,  eski bir yer yatağındaydılar. İçeriye üşüşen rüzgâr – perdeleri uçuşturuyordu. Nuri uyandı. Sanem, yanı başında çırılçıplak yatıyordu. ‘’Bu güzellik…’’ diye geçirdi içinden. Ve çıktı yataktan. Ayağa kalkınca, bir de yukarıdan baktı kıza. Onun o güzelim poposunu bir defa daha kazıdı bilincinin en güvenli kuytusuna. Kimselerin ulaşamayacağı uzaklığa… Sonra, kıyafetlerini giydi. Koridora çıktı. Sanem geç uyanırdı. Koridor, karanlık ve serindi. Banyo kapısının sol yanındaki eski koltuğa oturdu. Ve bir not yazdı:

Bunları sana yüz yüzeyken anlatamam. O yüzden yazıyorum Sanem. Hastaneye gitmem gerekiyor. Doktorla konuşmuştum üç ay önce. ‘Ölürsün…’ demişti bana. ‘Sen de …’demiştim, ben de ona. Gülmüştük. Çocukken arkadaştık onunla. Bir zamanlar Kore’de savaşmış bir gazinin, Koreli’nin oğlu Murat… Ben durumu alaycılıkla karşılayınca, o, ‘Ben ciddiyim Nuri. Dikkat et ve kafanın içinden o şeyi almalıyım, izin ver.’ demişti.  ‘Neymiş o şey?’ dediğimde de, tıbbi kavramlarla konuşmuştu. ‘Hiçbir şey anlamadım. Doğru düzgün anlatsana şunu.’ dedim. – ‘Bir düşünce var orada, seni öldürür, bırak alayım onu. Yoksa üç ay diyorum, sadece üç ay… Ölür gidersin.’ diye ekledi, gözleri dolmuştu. Beni hâlâ, çocukluk zamanlarımızdaki gibi seviyordu anlaşılan. ‘Tamam, al bakalım.’ dedim. Sen Londra’daydın o günlerde. Ben kabul ettikten üç gün sonra açtı kafamı, aldı o düşünceyi. Sen döndüğünde, o nedenle hep şapkalıydım. Ameliyat izini saklamak için çok çaba sarf ettim. Bunları bilmeni istemiyordum.’’

7

Yazdığı notu, banyodaki aynanın üstüne yapıştırdı ve çıkıp gitti. Koridora çıkınca telefonu çaldı. Arayan Musa’ydı. Kaydetmişti numarasını. Eski bir ahbabıyla konuşur gibi konuştu onunla. Daha düne kadar varlığından bile habersiz olduğu bu adamla, o tanıdık ses nedeniyle ahbap olmuştu birden. Sokağa çıktığında, yağmur öncesiydi, gülüşerek kapattılar telefonu. Bir ara, onu çok özlediğini filan söyledi Musa. Nuri, ‘’Ben de…’’ filan bile dedi ona.

Bülent Uçar

 

 

 

8

 

Hastaneden içeri girdikten on iki dakika sonra… Sarışın bir hemşireydi Nuri’nin konuştuğu yavru. Önce, hemşire kızın kokusunu çekti içine, gözlerini kapatarak… Tentürdiyotla karışmış Johnson’s Baby Ocean… Sonra, açtı gözlerini ve ‘’İzinde mi?’’ dedi şaşkınlıkla. ‘’Evet .’’ dedi sarışın hemşire. Kız, Evan Rachel Wood’u anımsatmıştı Nuri’ye.

‘’Ama küçük hanım, Doktor Murat’ı mutlaka görmem gerekiyor.’’

‘’Ama izinde işte,  üzgünüm.’’ Nuri pes ederek arkasını döndüğünde,

‘’Ama isterseniz size telefon numaramı vereyim, arayın beni. Bu konuda haberleşelim. Murat Bey’in geldiği gün, hemen çıkar gelirsiniz, olur mu? dedi, Evan Rachel Wood… ‘’Tamam.’’ dedi Nuri. Başka çaresi yoktu.

‘’Ha bir de…’’ dedi kız. ‘’…Murat Bey’in sekreteri her şeyi bilir. Ondan da bilgi alabilirsiniz.’’ Nuri’nin ruhunda kocaman bir ışık yandı o an. Büyük, bembeyaz bir ışık…

Hemşire,  sekreterin odasına kadar eşlik etti ona. Sekreterle konuşurken, kıza ‘’Bryce’’ diye hitap etmemek için güçlükle kontrol ediyordu kendini. Çünkü bu sekreter, Bryce Dallas Howard’ın ya ikiziydi ya da bizzat kendisi…

‘’Nuri Bey…’’ dedi sekreter. ‘’… Evet, kafanız açılmış ve içinden bir şey alınmış.’’ Nuri araya girdi:

‘’Beni öldüreceği söylenen bir düşünce… Şimdi de, onun için geldim buraya. O düşünce neymiş, öğrenebilmek maksadıyla…’’  Sekreter güldü. Ama bu gülüş, ‘neşeden ve işlerin yolunda olduğundan filan değil,  acı bir haber öncesi takınılan tavrın hazırlık hareketlerinden biri gibi göründü Nuri’ye. Nuri, orada değildi bir ara ama Bryce konuşuyordu. Birkaç saniye sonra geri döndü, yine oradaydı. Duymaya başlamıştı onu yeniden:

‘’Nuri Bey, ameliyattan sonra, önce sakladım düşüncenizi,  eksi seksen derecede… Kış geldiğinde, dağlar, ovalar, nehir ve sokaktaki kaldırımlar gibi, düşünceniz de buz tutmuştu. Murat Bey, düşüncenizi, kendi odasına, sıcak klimanın tam altına koymamı, orada saklamamı istedi benden. Odası diğer binadaydı. Elimde sizin düşüncenizle birlikte çıktım hastane bahçesine. Yağmur yağıyordu. Öyle güçlü, durmaksızın ve öyle bollukla yağıyordu ki, bahçenin tüm yolları küçük gölcükler altında kalmıştı. O sırada sendeledim ve düşünceniz kayıp gitti elimden. Yere düştüğünde eğilip almak istedim onu.’’  Sekreter bir an sustu, sözün tam bu noktasında sessizleşti. Hiç nedensiz… Nuri, tam da o an, sekreterin yere düşen ‘’ölümcül düşünce’’yi almak için eğildiğinde ortaya çıkan poposunun nasıl görünmüş olabileceğini hayal etti.  ‘’Ama eğilmeme fırsat kalmadan, yağmur sularına kapılarak sürüklendi düşünceniz ve bir mazgaldan içeri süzüldü. Kaybolup gitti. Çok üzgünüm.’’ dedi sekreter. Nuri gülmeye başladı. ‘’Güzel hikâyeydi.’’ dedi. Sekreter gülümsedi: ‘’Ama endişe edilecek bir şey yok. Bahçeye çıkmadan önce temkinli davranmış, her kötü olasılığı göz önünde bulundurarak, düşüncenizi, o buz tutmuş haliyle not etmiştim bir kâğıda… Şimdi size onu vereceğim.’’ Kıpkırmızı bir çelik kasa vardı, soğuk duvarın dibinde. Kasaya doğru yürüdü sekreter. Nuri, hiçbir anını kaçırmak istemezmiş gibi izledi bu yürüyüşü, saniyeleri milyona bölerek… Poposu tam da biraz önce hayal ettiği gibiydi. Kalkık, yuvarlak ve istekli… Kasayı açmak için eğildiğinde şifreyi unutmuş gibi yaptı önce. Sonra, birden anımsamış gibi girdi şifreyi, hızla… Kasa açıldı. Bir zarf çıktı içinden. Krem renk bir zarf… Sekreter, onu Nuri’ye uzatırken, gök gürledi. Yağmur başlayacaktı yine. Nuri zarfı aldı. Sekreterin, açık kumral saçlarının sağ şakak kısmındaki bir tutamı, sol el işaret parmağına doladı.  Onu, viks kokan sıcacık alnından ve ruj kokan soğuk dudaklarından öptü. Teşekkür etti kıza, yardımları için. Odayı terk etmesini sağlayacak yürüyüşüne başlamadan bir buçuk saniye önce… Koridora çıktığında telefonu çaldı. Daha bakmadan biliyordu, arayanın Musa olduğunu. Telefonu açtığında, ‘’N’oldu, alabildin mi zarfı, neymiş o düşünce?’’ diye sordu Musa. Nuri şaşırmıştı. O, nereden biliyordu ki hastanede olduğunu ve şu düşünce meselesini? Hele ki zarfı?’’ Kendisi söylememişti. Notu bırakmıştı. Sanem’den başka bilen de yoktu.

 

Soruyu duyunca, ‘’Anlamadım! Ne diyorsun?’’ Musa, birden toparlanır ve bir şeyleri gizlemeye çalışır gibi, ‘’Nasılsın?’’ diyorum. Bugün görüşsek mi seninle? Ne dersin? Akşamüstü…’’ Nuri’nin kafası karışmıştı.‘’Şimdi ne desem bilmem ki?  Akşamüstü haberleşelim olur mu? ‘’ diyebildi sonunda. ‘’Olur.’’ dedi Musa. Sesi, hayal kırıklığındaki yutkunan sessizliği duyuruyordu.

Hastane bahçesine çıktı, yağmur yağmaya başlamıştı. Islak çimenlere basarak yürüyordu.  Yirmi adım ötedeki saçak altını kestirmişti gözüne. Yirmi birinci adımda zarfı açtı. O ölümcül düşünce, orada duruyordu. Kurşun kalemle yazılmış, sabır etmeksizin, canlı bir varlık gibi onu bekliyordu sanki. Günlerdir… Kâğıt parçası düştü elinden. Eğilip almak yerine, yere oturdu ve parmak ucuyla düzelttiği ‘’üçüncü saman’’ diye tarif edilen küçük kâğıt parçasındaki notu okudu:

‘’Neden yaşıyorum?  Siyah telefon ahizesini elime aldığım günden bu yana, neden yaşıyorum. Düşüp kakmaya, yeniden denemeye; başarı, mücadele filan derler… Ayağa kaç defa kalkarsan başarı ve mücadeledir bunun adı ve kaçıncısında yüzsüzlük olur yeniden doğrulmanın sıfatı ve kaçıncı düşüşte, orada kalman, yerin 2,5 metre altını boylaman gerekir?’’

‘’Vay canına!’’ dedi, kendi kendine. Ayağa kalktı. ‘’Kâğıdı atmasa, katlayıp cebine koysa daha mı iyi olur?’’ diye düşündü ilkin, sonra cebine koydu. Düşünmeye gerek yoktu. Nasılsa kolaydı atmak, ne zaman isterse yapabilirdi bunu… Ve başka bir şey düşündü. Cevabı acilen verilmesi gereken bir soruyu: ‘’Şimdi yine alması gerekecek mi bu düşünceyi Murat, kafamdan?’’

9

Nuri’nin bu soruyu kendine sorduğu anda, Sanem uyanmış, banyo aynasına yapıştırılmış notu henüz okumuştu. Nuri’yi aradı. ‘’Umarım yine şu Musa değildir.’’ diye söylenerek açtı telefonunun kaygan, siyah kapağını. Selam filan vermeden doğrudan konuya girdi:

‘’Sanem, canım… Sakın evden çıkma, çok üzgünüm, orada kal. Geliyorum.’’ dedi.

Sanem, ‘’Bekliyorum.’’ diye karşılık verdi. Hıçkırıklar arasında çıkan sözcükteki heceleri, hıçkırık gürültüsünden arındırarak berraklaştırdı ve duydu onu Nuri.

Sanem, ‘’Dur! Kapatma telefonu.’’ dedi son anda. Nuri durdu. Sanem konuştu: ‘’Uyandığımda, banyoya girip notu görmeden önce, yatağın senin uyuduğun tarafında, şu pek sevdiğin iki kitabı gördüm. Kierkegaard ‘’Korku ve Titreme, şu meşhur hikâye… Kierkegaard’ın hayranlıkla irdelediği İbrahim ve oğlu hakkındaki… Diğeri; Bilge Karasu, ‘’Klavuz’’ İşte bu iki kitabı ve yatağın olman gereken yerindeki yok’luğunu görünce, seni bir daha hiç göremeyeceğimi sandım. Çok korktum, lütfen çabuk gel.’’ Telefon kapandı.

Hızla yol aldı eve doğru. Yoldayken yine Musa aradı. ‘’Zamanda yolculuk yaptım.’’ dedi. ‘’Bravo.’’ dedi Nuri. ‘’Bir defasında ben de yapmıştım. Aşırı doz bekleyerek geleceğe yol almıştım.’’ Nuri’nin sözleri bittiğinde, Musa, hiçbir şey söylemeden kapattı telefonu, ciddiyeti bozmayan kahkahalar eşliğinde…

Eve ulaşıp, koridorda Sanem’e sarıldığında, konuşmadılar. Yatağa girdiklerinde, Nuri’nin hiç çözemediği şekilde, birden çırılçıplak kaldı Sanem. Onu öpmeye başladığında saat öğle vakti 12:17… Aynı dakikada Ercan, Bahtiyar’la karşılaştı, Mithat’ın tekel dükkânının tam karşısında… ‘’Gel lan buraya köpek.’’ dedi Bahtiyar. Ercan, mutlu bir köpek gibi koştu ona doğru. Bahtiyar, cebinden bir yirmilik çıkardı. ‘’Üstü sende kalsın, bir kısa, kırmızı box Marlboro kap gel.’’ Ercan sevinmişti. Çünkü Bahtiyar onu çağırınca, kötü şeyler olacak diye çok korkmuştu. ‘’Tamam, abi.’’ diyerek uzaklaştı. Yandaki markete girecekti ki, ‘’Oraya değil lan, karşıya geç, Mithat’tan al sigarayı.’’ – ‘’Tamam, abi.’’  dedi Ercan.  Koşarak karşıya geçti.

10

Nuri, yün battaniyeye sıkıca sarıldı, yağmur hâlâ yağıyordu. ‘’Sanem de ona sokuldu. ‘’Bugün okula gitmeyeceğim.’’ – ‘’Tamam.’’ dedi Nuri. Sevinmişti. Sonra, aklına birden gelmiş gibi sordu:  ‘’Kar, en son ne zaman yağmıştı?’’  Sanem ilkin usulca bekledi. Hatırlamaya çalıştı ve yeni uyanan bir kızın yavaşlığıyla, usul usul konuştu. ‘’Üç hafta önceydi sanırım’’ Sonra, net hatırlamış olmanın heyecanıyla, ‘’Evet evet, üç hafta önceydi. Son kar gününde, Ortaçağ Felsefesi dersinden sınavım vardı. Neden sordun?’’ – ‘’Karın yağdığı son gün, Beyazıt’a, yanına gelmek için yola çıkmıştım.’’ dedi Nuri ve eliyle, evin karşısındaki otobüs durağını belli belirsiz işaret ederek, ‘’Otobüs durağına doğru yürüyordum. Hava çok soğuktu. Her yer beyaz. Beyaz ve soğuk… Bir ara ayaklarım kaydı ama düşmedim.’’ Sanem güldü. ‘’Bir şey anlatırken, tuhaf ayrıntılar vermene bayılıyorum. Çok komik ve sevimli görünüyorsun.’’ – ‘’Belki…’’ diye karşılık verdi Nuri. ‘’Sonra…’’ dedi Sanem. ‘’…Sonra… Durağa geçtim. Üstümde bir yün ceket, siyah bir kot pantolon ve sadece bir gömlek vardı. Ha bir de, beni her şeyden koruyan şu kahverengi yün atkı… Derken, adamın biri girdi durağa. Şöyle bir süzdü beni baştan aşağı. Ve konuştu: ‘Gençliğine güveniyorsun ama bu kıyafetlerle hasta olacaksın, ölürsün sen.’ dedi. Görsen benim yaşımda filan kendisi de ama biraz kilolu olduğundan mıdır nedir, beni kendisinden çok genç filan sanmıştı. ‘Bilmiyorum, siz de ölebilirsiniz.’ dedim ona. O sırada otobüsü kaçırdım. Sonraki durak yakındı. Ardından koşmaya başladım otobüsün. Bu defa kaydım ve düştüm. Bir beyaz Jeep yanaştı, düştüğüm yerin birkaç adım yakınına. Bir adam indi aşağıya. Yüzünü göremedim ilkin ama nasılsa arabasının kapısını kapatırken çıkardığı sesten anladım, onun bir erkek olduğunu. Ve kolumdan tutup ayağa kaldırırken fark ettim, ceketinin Old Spice koktuğunu. Arabasına alarak, iki durak sonrasına bıraktı beni. Kaçırdığım otobüsten daha önce gelmiştim durağa. Otobüse bindiğimde, düşünüp durdum. ‘Sabah vakti, tüm bu olanlar, duraktaki adam, Jeep ve Jeep’in sahibi, kaçan otobüse yetişmiş olmam filan…’ ‘Bugün…’ dedim kendi kendime. ‘Çok önemli bir şey olacak. İyi ya da kötü ama önemli bir kırılma noktası ve ben bu kırılma noktasını bir hikâyeyi anlatır gibi anlatacağım. Kendime ya da başkalarına…’ Şöyle mesela: ‘ O sabah duraktaki adam yüzünden otobüsü kaçırdım. Sonra koştum yetişmek için. Düştüm ve o anda nereden çıktıysa bir Jeep yanaştı kaldırıma. Adamın teki indi aşağı ve beni kaçan otobüse yetiştirdi. Sonra olan oldu o gün…’  Böyle anlatabilirdim, o günün hikâyesini.’’ Sanem, dikkatle dinlemişti. ‘’Peki, o gün ne oldu? Hayatını, öncesi ve sonrası diye ikiye ayıran kırılma anı neydi Nuri’’

‘’Bilmiyorum. O gün, mutlaka bir şey olmuştur, bilemiyorum ama mutlaka olmuştur. Yoksa duraktaki o adam, Jeep filan komik birer tesadüf olurdu. Daha fazlası olmalı. Bunların ardında ciddi biri bulunmalı.’’ dedi. Sustu.  Sanem, yataktan çıkmadan önce Nuri’ye sarıldı, sıkıca… ‘’Bugün, yürüyüşe çıkalım.’’dedi. ‘’Kaygısızca, ulaşacak hiçbir yer yokmuş gibi yürüyelim, sadece ikimiz. Aksaray’dan Beyazıt’a, oradan Eminönü ve köprüden geçerek Galata’ya… Yokuşu da yürüyerek çıkalım. İstiklal, Taksim… Cihangir’de dinleniriz, beni yemeğe ilk kez götürdüğün o kafede… Akşam olunca da Ortaköy’e yürürüz oradan. Belki ikinci köprüye kadar da devam eder yürüyüşümüz’’ Nuri, içinden, ‘’Bir kadın, bir erkekle, bu denli yoğun bir tutkuyla yürümek istiyorsa, o kadın…’’ dedi kendine, içinden… Ve başladığı cümleyi bitirmeden önce, ‘’Tamam.’’ diye karşılık verdi. Ve o cümlenin sonunu hiç getirmedi. Sonu nasıl gelecek, kendisi de bilemedi. Hiç… Bunun yerine, kolundan ısırdı kızı. Ve ‘’Güzel teklif… Ama ikinci köprüye, akşamın o vakti yürürsek, dünyanın sonuna ulaşarak, son sınırdan, dışarı çıkmış oluruz. Bunu biliyorsun değil mi? Anlatmıştım sana.’’ dedi.‘’Biliyorum. Hem dünyanın dışına da çıkarız, n’olucak.’’ dedi, Sanem. Sonra, sustu.

Sokağa çıktıklarında kopkoyuydu gökyüzü. Bulutlarla kapkara… Otobüs durağına yöneldiler. Sanem, unuttuğu bir şeyi aniden hatırlamıştı. ‘’Nuri, bekle lütfen. Eve dönmeliyim. Uzun sürmez. Hava soğuk, atkımı unutmuşum.’’

Nuri,  Sanem, sanki tuhaf bir istekte bulunmuş gibi bakıp durdu boşluğa. ‘’Hayır’’dedi. ‘’Bırak kalsın atkı, benimkini al. Eğer almaya gidersen, bu bir hikâye başlangıcı olabilir. ‘Unuttuğu atkısını son anda hatırlamıştı…’ filan diye başlatılabilir hikâye. Sakın gitme! Çünkü bu hikâye çok korkunç olacak’’ – Sanem, Nuri’nin ne demek istediğini anlamıştı. ‘’Tamam.’’ dedi,  bir uysal küçük kız gibi…

Beyazıt Kampüs önüne gelmeden önce, Edebiyat Fakültesi’nin karşısında, sigara almak için yanaştığı büfeden dönerken, arkasından yaklaştı Nuri, Sanem’e… Kumral saçlarını avuçlayıp yukarı kaldırarak, onu ensesinden ısırdı. Saçlarındaki şampuan kokusu, ensesinin nefis tadı ve boynundaki altın zincirin tanımsız aroması filan geldi dilinin ucuna. Ve bu tat, henüz damağındayken başını çevirip öptü kızı dudaklarından, zincirin tadını onun dilinin üzerine de bırakarak… Uzun uzun öptü.

İkinci köprüye ulaştıklarında; saat, gece yarısına yakın bir vakitteydi. 23:48… Nuri, ikinci köprünün altında duruyordu. yirmi adım daha atınca geçti, köprünün diğer tarafına… Sanem de ona doğru koştu, var olmayan bir hedefe koşan gerçek bir varlık gibi. Atladı Nuri’nin üzerine ve uzun bacaklarını doladı beline. ‘’Burası, dünyanın sonu ve burada sen varsın’’ dedi, sevinçle…

11

Eve döndüklerinde, saat gece yarısını geçmişti. 01:17… Telefon çaldı, arayan Musa’ydı. ‘’Saat çok geç olmadı mı?’’ dedi Nuri,  alo demek yerine…  ‘’Evet, ama aklıma geldin. İbrahim’i ve oğlu İsmail’i düşünüyordum. Bana onu hatırlatıyorsun… Hayır, İbrahim’i değil, kurban edilecekken, yerine kuzu gönderilen İsmail’i… Ama hayalimdeki kurguda, senin yerine kuzu filan gönderilmiyor.’’ dedi. Telefon kapandı. Nuri, konuşmanın devamını merak ediyordu. Musa’yı aradı. Sinyal sesi filan duymadı. Tek duyduğu,  ‘’Böyle bir numara kullanılmamaktadır.’’ uyarısıydı.

O sırada, bir mesaj geldi telefonuna. Hemen okudu, Musa’dandır diye… ‘’Nuri, ben Faik… Dostum, önceki yıl öldüğümü bilmeni isterim ve sinema da kapandı beş yıl önce. Şimdi otopark yapıyorlarmış yerine, haberin olsun.’’

Nuri, ‘’Deliriyorum galiba.’’ dedi, kendi kendine.

Ertesi gün, sabahın çok erken saatinde çıktı Sanem evden. Günlerdir okula gitmiyordu. Uğrasa iyi olacaktı. Nuri, öğle vaktine kadar uyudu. Öğle ezanı okunurken çaldı kapı zili.  Uykulu ve uygunsuz kıyafetiyle açmak istemedi önce kapıyı… Sonra, sarsıcı ve o güne kadar hiç duymadığı yoğunlukta bir merak duydu içinde, kapının diğer tarafına doğru. Bir epilepsi nöbeti başlangıcına neden olacak denli güçlü heyecana sahip bir merak… Kapıyı açmak için koridorda buldu kendini. Birden. Kapalı kapının ardında sessizce bekledi. On yedi saniye… Kapı ardından bile duyuluyordu, koridordan yükselen Old Spice kokusu. Kapıyı açtığında…

‘’Merhaba, eski dostum.’’dedi. Üzerinde, ham ketenden bembeyaz pardösü olan bir adam… ‘’Merhaba.’’ dedi, Nuri. Şaşkındı. ‘’Benim dostum, ben… Musa…’’

Nuri, ‘’Demek Musa, sensin ha! Bak işte! Seni gördüğüm iyi oldu. Seni hayatımda hiç görmedim, tanışmıyoruz ahbap.’’ – ‘’Hayır, benim! Eski dostum. İyi bak bana. Beni en çok sen severdin.’’  Tanınmadığı için gururu kırılmış ve sanki çok incinmiş gibi, asıldı suratı birden. Son hamlesini yaparak, ‘Beni tanımadığın masalını geçelim.’’ dedi. Sustu.

Nuri, ‘’Delirmiş olmalısınız.’’ demeye hazırlanırken. Adam, pardösü cebinden bir şey çıkardı. Işıl ışıl parıldayan, simsiyah bir tabanca… O sırada yukarıdaki merdivenlerde ayak sesleri duyuldu. Cemil ve Mithat göründü koridorda. Mithat, Cemil’e ‘’Abi bi dakka, dur! Silah doğrultmuş görmedin mi?’’ Cemil soğukkanlıydı. ‘’Bırak, boş ver! Dışarı çıkalım. O silah, hepimize doğrultulacak günü geldiğinde.’’ dedi. Çıkıp gittiler.

Musa ile Nuri arasında, belki sadece tabancanın sığacağı kadar bir mesafe vardı. Musa, ‘’Bir daha hiçbir teşrifatçıya bahşiş veremeyeceksin.’’ dedi Nuri’ye. Nuri, hiçbir şey anlamadığı bu sözün ne anlama geldiğini düşünürken, Musa’nın sağ el işaret parmağı, tetikteki boşluğu aldı. Sonra, zaman hiç geçmedi. Durdu. Tabancadan çıkan bakır mermi, saatte 1800 km. hızla, sesten daha hızlı başladığı yolculuğunu, Nuri’nin kafatasını parçalayarak bitirdi. Nuri, kafatasındaki kırılmanın yarattığı çatırtı seslerindeki yankıyı duydu, son duyduklarından hemen önce. Çatırdama sürerken, bir şarkının sözlerini geçti aklından. Teşrifatçı Bahri’nin ona, yıllar önce, o, henüz küçük bir çocukken, yazlık sinemanın makine dairesinde dinlettiği şarkının sözleri… ‘’…Döndüm daldan düşen kuru yaprağa…’’ O sırada, Musa yok oldu. Bir genç kadın çığlık attı koridorda. Sesinden belli oluyordu gencecikliği. Nuri’nin yüzü, kendi kanıyla oluşan küçücük gölcüğe gömülmüştü. Çığlık atan kadını görememişti. ‘’Acaba güzel bir kadın mıydı? Sesi fena değildi.’’ gibi tuhaf şeyler geçti aklından. Ve kan, hem dışarıdaki, hem içerideki koridora doğru başladı o an, kısa sürecek yolculuğu için ilk küçük akıntıları salmaya. Nuri, şarkının yankılanan son seslerini duydu:  ‘’…Ay bir yandan sen bir yandan sar beni…’’ Ve şarkı henüz bitmeden uykusu geldi. Ölmeden tam olarak 0,001 saniye önce, Nuri, tuhaf bir sevinç duydu ölü ruhunda, bir daha uyanmak zorunda kalmayacağına dair, daha önce hiçbir şey için duymadığı yoğunlukta bir sevinç…





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri