Monday 10th December 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” FIRTINA

Bülent Uçar 27 Haziran 2018 ÖYKÜ Yorum yok Bülent Uçar ” FIRTINA
Bülent Uçar ” FIRTINA

_________________

Ercan, uykuya geçtiği andan, yaklaşık on üç saat sonra, öğle vaktinin ardından, saat dört gibi uyandı. Boğazında, akşamüstü içtiği votkanın bıraktığı acı tat, dil ve damağında da votkanın sert tadına rağmen, sütün yumuşak ve okşayan etkisini duydu.

Mithat, aynı saatlerde dükkândaydı. Siparişleri getiren çukulatacıya ödeme yapıyordu. Ve gazoz taşıyan kamyonet, usul usul yanaşıyordu, dükkânın önüne. O sırada, Haşmet girdi dükkânaCemil, tüm bunlar olurken Beyoğlu’daki ara sokaklarından birinin sonuna geldi, yürümeye devam etti ve bir dakika bile geçmeden  Galatasaray Lisesi önüne çıktı yolu. Taksim mi yoksa Galata mı diye çok kısa süreli kararsızlık sonunda Galata’ya doğru yürümeye başladı. Asmalımescit Sokağı’na girmek istedi. Vazgeçtiğinde Kuleye doğru inen yokuştan aşağı, neredeyse sürüklenerek iniyordu. Tam o anda: ‘’Cemil!’’ diye seslendi, İsmail.     Neredeyse on yıldır görüşmüyorlardı. Ardına döndü Cemil. İsmail’in hiç değişmeyen güzelim gülümseyişini görünce öyle sevindi ve günü onunla geçirecek olmanın heyecanıyla öyle mutlu oldu ki, aklına çocukken yaptığı ödevler ve siyah deri kapaklı sözlükten, anlamı bilinmeyen sözcükleri aradığı o zorlu anlar geldi. İsmail’i, yıllar sonra gördüğü o anda, aynı sevinç ve coşkuyu hissetti. Sözlükte anlamını aradığı sözcüğü bulmadan hemen önce, bulmaya yaklaştığı o kısacık andaki heyecan ve bulduğu andaki sevinç… Bu sevincin yerini daha sonra gol sevinçleri almıştı. Şimdi de İsmail’in yıllar sonraki gülümseyen ve günün anlamını ifşa eden güzel yüzü.

İsmail, yokuş aşağı uçar gibi yol alırken, Adana’daki yıllarında, Metro sineması sokağı konser günlerinden tanıdığı Scream vokal Bilge’yle karşılaştı. Selamlaştılar. Bilge, o günlerde, televizyona çıkacak kadar çığlık atabiliyordu. Yaptığı şarkıların güzelliği ve çığlık vokaliyle Türkçe sözlü Rock müzik kategorisinde her hafta Top 10 listesine girmeye başlamıştı. İsmail, selam verip hızla uzaklaşırken, Bilge konuşmak için duraksadı.

‘’Eee, dostum!’’ dedi. İsmail oralı bile değildi.

Bilge: ‘’İsmail… Sen misin, bekle sensin değil mi?’’diyecekken, İsmail, ‘’Evet, dostum, görüşürüz.’’ diyerek, henüz başlamayan konuşmayı kesip attı.

Var olmayan şeylere, yok’luğa bile müdahale edecek kadar sertti, bu İsmail.

Cemil, o sırada müzik dükkânlarından birinin önünde durmuş, bir çeşit trans haliyle bakıyordu vitrine.             İsmail’e, onun lise yıllarında sahip olmak için çok çalıştığı basgitarı işaret ediyordu. Ama İsmail’in sırtı dönüktü, hızla iniyordu yokuşu ve görmüyordu elbette onu da vitrini de. Cemil, seslenmek istedi ardından ama ‘’Artık çok geç.’’ diye düşündü. Öleceğini bilse bile onca yolu geri dönmezdi İsmail, bunu biliyordu Seslenmek yerine, onun ardı sıra yürüdü, inmeye başladı yokuşu.

İsmail, yolun orta yerinde birden durdu. Geriden gelen Cemil’e sol yanındaki barı işaret etti başıyla. İçeri girdiklerinde, garson kız, Cemil’e sordu ne içmek istediklerini. İsmail’e de yanaştı, ta gözlerine kadar eğildi. ‘’Senin sağ göz bebeğinin üstünde ben mi var?’’ dedi ve doğruldu. Kız çok güzeldi. ‘’Adım Beste’’ dedi, İsmail’e.  İsmail, kendi adını söylemek yerine: ‘’Göğüsleriniz çok güzel ve parfümünüz harika kokuyor küçük hanım.’’dedi. Kız, beklediği ilgiyi bulamamış ve üzgünken, Cemil, ‘’Ben soda içeceğim, arkadaşıma da bir martini getirin.’’ dedi. İsmail, ‘’Sevdiğim şeyleri unutmamışsın.’’ diye söylendi. ‘’Evet, unutmadım.’’ dedi, Cemil.

Soda ve içinde tek bir yeşil zeytin bulunan martini doldurulmuş kesme kristal bardak masaya geldiğinde, İsmail, martiniyi Cemil’in önüne doğru sürdü. ‘’Bana da bir tane getirin, aynısından’’ dedi, garson kıza. O sırada, Mithat aradı Cemil’i:

Beyoğlu’ndaymışsın. Ben de buralardayım, dükkânı, bizim şu Afyonlu Haşmet’e bıraktım. Yerini söyle, geliyorum, uygunsan.’’ dedi. ‘’Elbette’’ dedi, Cemil. İsmail’e de; Mithat geliyor diyerek, kapattı telefonu. Saat gece yarısına yaklaştığında, üçü birlikte Taksim’e doğru yürüyorlardı. Gerçek ve kütleleri olan varlıklar gibi değil de, üç ince siluet gibi Mephisto’nun önünden yürümekten öte sürüklenir gibi uzarken, yanlarından geçen beş üniversiteliden uzun saç ve sakallı ve ayaklarında botlarla, üniversiteli olmanın askeri görünümüne bürünmüş olanı Cemil’le karşı karşıya kaldı. Tam o sırada kalabalık içinden yükselen bir ses duyuldu:

Cemil, kaleciyle karşı karşıya… Evet, sevgili seyirciler, işte bu gol kaçmaz! İyi vuruş gol olur. Hadi Cemil, hadi at şu golü.’’ diyen heyecan yüklü bir ses… İsmail ardına döndü. ‘’Kim bu?’’ diye sordu. ‘’Ercan’’diye cevap verdi Mithat. O sırada, ne Cemil kımıldıyordu, ne üniversiteli çocuk… İkisi de hareketsizdi. İkisi de diğerine yol vermekten kaçınıyordu. Kilitlenmiş gibiydiler. Cemil, ‘’Dostum, izninle.’’demeye yeltenirken, bu sözlerin sadece bir kısmı çıktı ağzından. İsmail, ‘’Bırak Cemil, uğraşma, çekil kenara, geçsin ibne. Bu yeni neslin tek savaşı bu, bırak dostum, lütfen bırak, o kazansın.’’

O sırada Mithat, bir kaplan gibi atıldı öne doğru. Kimse ne olduğunu anlayamadan, üniversiteli çocuğun ağzı burnu dağılmış, Cemil’in önündeki yol açılmıştı. Artık yürüyebilirlerdi ve Mithat, nefes nefeseydi. Soluğunu güçlükle alırken ve elinde çocuğun muhtemelen kırılan burnundan bulaşmış kanı ilgisizce temizlerken, ‘’Hadi beyler, geç kalıyoruz.’’ dedi.

Taksim Meydan’a çıktıklarında, Ercan, Mithat’a ‘’Niye vurdun lan çocuğa, yazık değil mi?’’ İsmail, ikinci defa sordu. ‘’Kim  bu? Ben tanıyamıyorum ki herkesi.’’ Mithat, bu defa ‘’Ercan’’ diye cevap verme zahmetine girmedi. Bunun yerine ‘’Boş ver abi, ben de tanımıyorum.’’ dedi. Tam da o sırada Ercan’ın  aklına, hiç değilse o gece için enfes sayılabilecek, kurtarıcı bir fikir geldi, konuştu:

‘’Önceki hafta, İshak’la birlikteydik, burada. Sonra Beşiktaş’a geçtik’’ dedi ve devam etti konuşmaya: ‘’O ara, iki gece boyunca, İngiliz Edebiyatı doktorası için bir yıllığına Amerika’ya giden kız kardeşinin Tarabya’daki lüks apartman dairesinde kaldık. Kızın kocası çok zenginmiş. Ev de, asıl evleri değil, arada kaldıkları, bazen varlığını bile unuttukları sayısız mülklerinden biriymiş.’’ İsmail sıkılmıştı. Bu defa. ‘’Kim lan bu?’’ diye sormadı ama ‘’Asıl konuya gel dostum.’’diye azarladı, Ercan’ı.

‘’Konu’’ dedi, Ercan, Gümüşsuyu’ndan yokuş aşağı inerken.

‘’Konu, sihirli mantarlar. Sarıyer’de bir abi var. Önceki hafta İshak’la gittik yanına. Adam’da bir kafa var, bakın iddia ediyorum, sabaha kadar konuşsa dinlersiniz, öyle ilgi çekici yani. Bize de birkaç mantar verdi o gece, tabii bir miktar para karşılığında. Bende para yoktu ama İshak bir tomar para çıkarıp ödedi hesabı.’’ dedi ve ekledi. ‘’Tarabya’daki evin anahtarı bende. İshak, iki günlüğüne Adana’ya geçti. Diyorum ki beyler, Sarıyer’e, şu adamın yanına gidelim, oradan da Tarabya’ya eve… Ne dersiniz?’’

Cemil gülümsedi. İsmail ‘’Harika olur.’’dedi, adımları hızlandı. Beşiktaş’a kadar yürüyerek indiler. Cemil ve İsmail zaten bayılırdı, yetişme arzusu duymadan gerçekleştirdikleri uzun yürüyüşlere, Mithat da eşlik etmeyi severdi Cemil’e ve o gece ikisine… Ercan da, neredeyse ağlaya sızlaya eşlik etti onlara. Beşiktaş İskele’de Ercan’ın soluğunun düzene girmesi maksadıyla bankın birinde oturarak, bir süre beklediler. Sonra, bir taksi buldular ve doluştular içine. Ercan, şu mantarcıyı aradı ve onu nerede bulabileceklerini öğrendikten sonra kapattığı telefonu Mithat’a uzattı. Kendi telefonundaki kontörler bitmişti. Taksiye bindiklerinde duydukları şarkı, çocukluklarından bu yana, uzun yıllarını Adana’da geçirmiş; Cemil, İsmail ve Ercan için heyecan vericiydi ve ağır nostalji yüklüydü. Yazlık Sinema önünde hep duydukları şarkıydı bu. Karataş yolundaki Havutlu Mahallesi’nden Selahattin Özdemir söylüyordu şarkıyı ‘’Feryadım yaşarken ölenler için’’ Şarkı ilerledikçe artıyordu feryadın dozu… ‘’Yalnız, ölenlere yas tutulmaz ki’’diyordu şarkıcı. ‘’Yalnız ölenlere yas tutulmaz ki, feryadım yaşarken ölenler için. Hayattan kopmuşlar, tutanları yok, ölmüşler bitmişler – çareleri yok, ölenler için, ölenler için, feryadım yaşarken ölenler için.’’ Şarkı, olağan ritim ve tonda akıp giderken, bir ağıt modunda devam ediyordu. Bir süre sonra,‘’Ölenler iiiçiiin… Ölenler iiiçiiin… Feryadım yaşarken ölenler için’’ Şarkı bittiğinde Sarıyer’e yaklaşmışlardı. Trafik uygundu, yol boştu ve taksici iyi bir arabesk şarkı daha bulmak için frekans karıştırıyordu. O an, yirmi adım önlerinde hareket eden otomobil, birden durunca,  ani bir fren yaptı Taksi Şoförü. Sol elindeki parmaklar radyodan uzaklaştı ve o an için tuning çizgisinin üstünde bulunduğu frekanstan yükselen soruyu Nick Cave sordu: ‘’Do you Love Me? ‘’ Back vokaller yankı yaptı, Nick’in hemen ardından… ‘’Love me , love me, love  me’’ Sonra Nick, ağır ve karanlık noktayı koydu. ‘’…do  you lovvvve meee! Like I love you.’’

‘’ Bu frekansı sakın değiştirmeyin.’’ dedi Cemil, taksi şoförüne.  Şarkı bittiğinde Mantarcının tarif ettiği caddenin sokak lambalarının ışıklandırdığı giriş kısmına ulaşmışlardı. İndiler taksiden.

Adam yoktu ortalıkta. Sağa sola, esnafa filan sordular. Adamın adını duyan herkes, gülerek ve onların bilmediği tuhaf bir gerçek varmış gibi konuşuyordu. Sonunda adam sokağın başında belirdi. Sanki eskiden beri ahbaplarmış gibi konuştu onlarla:

‘’Yahuuu çocuklar! Beş dakkadır burdayım, çıldıracam a.ına koyim, nerdesiniz oğlum? Ağaç ettiniz lan beni.’’ dedi. İsmail, tiksintiyle baktı adama. Hiç sevmezdi bu tür insanları. Mithat sevmişti adamı. Ercan, neredeyse sarılacak kadar ilgi duymuş, kalbinin ta derinliklerinden gelen bir sevgiyle bağlanmıştı adama. ‘’Tam da Ercan’ın tarzı.’’ diye düşündü Cemil. ‘’Ve aslında sevimli bir tip’’ diye de,  kendi kendine mırıldandı. Yanı başında onu duyan İsmail, ‘’Dostum hiç değilse sen akıllı davran, hem bu adam kim ki?’’ diye sordu.            Adam, onları peşine takıp karanlık sokakta yokuş yukarı yürüdü. ‘’Bakın çocuklar’’ dedi elindeki çantayı yukarı kaldırarak. ‘’Bu çantadaki mal çok iyi, önceki hafta İshak’la geldiğin gün, ben de kullandım’’ dedi, Ercan’a bakarak. Sonra, hepsine birden hitap ederek, ‘’Alice oldum desem inanın yani. Tavşanın peşine takıldım beyler, hah hah haaay! Sevgilimi aldım arabaya, film çektim, Ortaköy’de. Bana dedi, ‘Sinemaya gidelim.’ Ben dedim, ‘Daha iyi bir fikrim var, film çekelim.’ Parktaki salıncağa kurulduk, boğaza doğru kurdum seti. Filmi çektik, yürüdük, gezdik, seviştik. Sonra, ben, bir ara New York’a doğru yol aldım, uzun sürdü ama ulaştım. Manhattan’da Woddy Allen’la kahvaltı yaptım. Woddy’nin, dünya yok olmasın diye, her sabah 7 parçaya bölerek yediği muzun son üç parçasını ben böldüm. Mal çok iyi yani ama daha da iyisi benim evde. Size bu gece evdeki maldan vereceğim.  Şuradan bir korsan çağıralım, bizi eve bıraksın, orada vereyim malı ben size ha, olur mu? Ama biraz pahalı söyleyeyim. Sonra, aramız bozulmasın çocuklar.’’ dedi. Sustu ve deliler gibi kahkahalar eşliğinde telefonunu çıkardı. Birini aradı. Korsan Taksi bir dakika sonra yanı başlarındaydı. Bindiler. İsmail, Cemil’e ‘’ Cemil, kumpas kokusu almıyor musun? Sanki her şey ayarlanmış oğlum, baksana.’’ dedi. Cemil, ‘’Bilemiyorum ki.’’ diye karşılık verdi. Mantarcı adam, ‘’Ha, bu arada, filmi soracaksanız, çekimler bitti ama montaj için yardıma ihtiyacım var, söyleyeyim.’’ dedi. Cemil, ‘’Abi, mal gerçekten iyiymiş, trip devam ediyor anlaşılan.’’ dedi ağır ciddiyetle ve bu ciddiyete eşlik eden incecik ironiyle.

Taksi, karanlık sokaklardan geçiyor, sonu bir türlü gelmeyen uzun bir yokuşu çıkıyordu. Cemil, o sırada düşündü ama söylemedi: ‘’Bu taksi bizi kuytu bir yere götürecek, aşağı indirecekler üçümüzü, belki önce zevk için işkence edecekler ve sonra da içi dolu sanarak cüzdanlarımızı alacak, çekip gidecekler bunlar. Umarım sadece bu gelir başımıza ve daha fazlası olmaz.’’ Aklından geçenler bunlardı. Mithat da işkillenmişti duruma ve onun da aklından geçeler, Cemil’inkilerle aynıydı, bir farkla. Mithat, başlarına geleceklerden sonra, bu işin sorumlusu olan Ercan’a ne diyeceğini de bulmuştu: ‘’Koduğumun salağı, bak, iyi bak! Tüm bunlar senin yüzünden geldi başımıza.’’

Mithat, bununla da kalmamış, Ercan’ın o an nasıl da ağlayarak, af dilediğini filan da geçirmişti aklından. Hatta bu Ercan, belki ortak bile olabilirdi bunlarla. Mithat, bu noktada, kendine kızarak,‘’Yok daha neler. ‘’ dedi, yüksek sesle. 80’li yıllarda şarkı söyleyen Devran Çağlar adlı tavernacının stili, önleri kısa, arkası uzun, kıvırcık saçlarıyla, mantarcı adam, ‘’Yok daha neler, derken.’’ diye sordu. Kimse cevap vermedi ona. Sustu mantarcı Devran Çağlar.

Taksi, sonunda, bir harabe gecekondunun önünde durdu. Bu derme çatma ama hiç nedensizce güzel görünen evin bir bahçesi vardı. Mantarcı, kıvırcık saçlarını savurarak indi taksiden. Rüzgâr da bu savruluşa yardımcı gücüyle eşlik etti. Bir dakika sonra, elinde bir poşetle geldi adam. Poşeti İsmail aldı. Parayı Cemil ve Mithat uzattı. Mantarcı, taksiciye, ‘’Çocukları istedikleri yere bırak.’’ dedi. Onlar, bu tuhaf geceyi, bu denli ucuz atlattıklarına sevinirken, taksici, ’93 model Şahin marka simsiyah otomobili Tarabya’ya doğru sürdü. Onları sitenin girişinde bıraktı ve fırtınaya hazırlanan gecenin karanlığında, denizden yükselen tuz kokuları arasında uzaklaştı. Siteye girdiklerinde, onları, ihtişamlı bir yaşantının lüksü işaret eden görünümü karşıladı. Apartmana girdiler.  Asansöre bindiklerinde şimşekler çakmaya ve kapkaranlık koridorları aydınlatmaya başladı. Kesik kesik, kopuk aralıklarla, koridordaki harekete duyarlı otomatik ışıklardan önce yaşandı bu aydınlanma. Eve girdiklerinde, yağmur başlamıştı, yağmurun, şiddetin ve ardı arkası kesilmeden güçlenecek gibi görünen fırtınanın kararlı hamleleri duyulmaya başlamıştı.

Daireden içeri girdiklerinde ev çok sıcaktı, konfor her metrekaredeydi ve onları çok güzel bir koku karşılamıştı.

Cemil:‘’Metro sineması.’’dedi.

İsmail: ‘’Evet oradaki aroma… Aynı konu.’’ diye karşılık verdi. Kapıyı kapatıp içeri sığındıklarında, İsmail, pencereye doğru yürüdü. Camın ardındaki yağmura baktı. Ercan, kanepeye uzandı. Mithat mutfağa yol aldı. Buzdolabından çıkardığı süt şişesini boşaltmak için dudaklarına değdirdi ve içeri boşalttı. Cemil de o sırada, biraz önce kapattıkları ahşap kapıyı açtı ve koridora baktı kuşkuyla. Mithat’ı çağırdı yanına, neredeyse panikle. Mithat, elinde yarısı boşalmış süt şişesiyle geldiğinde, Cemil: ‘’Dostum koridor orada mı? Bir baksana.’’ dedi. Cemil, adımını atmaktan korkar gibi kapıdan dışarı uzattı, sonra korkuyla geri çekti. Mithat, ‘’Cemil, benim sevgili dostum, sakin ol. Koridor da orada, yeryüzü de, adımını korkmadan atabilirsin.’’ dedi. Gülümseyerek uzaklaştı. Sütün geri kalanını içmek için mutfağa doğru yürüdü. Cemil kapıyı kapattı. Salona doğru yürüdü. 84 ekran, tüplü, eski televizyonun önüne diz çökerek, eğildi. Oturdu ve üstündeki kahverengi pardösünün cebinden bir film çıkardı. DVD oynatıcının platosuna yerleştirdi filmi.  Shadows&Lies, on beşindi defa izlenmek için en ideal iki filmden biriydi. Mithat, elinde soğuk ama boş süt şişesiyle koridordan salona doğru yürürken düşündü: ‘’Sütü bu denli lezzetli kılan şey, sütten öte, bu soğukluk olabilir mi? Isının bir tadı var ve bu tat, konu lezzet olduğunda yiyecek türündeki her şeyi şekillendirebilir.’’

Salona ulaştığında, süt şişesini soğuk duvarın dibine bıraktı ve ışığı kapattı. Salondaki tek ışık, filmin görüntülerinden yükselen yansımalardı. Mithat, kanepeye uzanmış, sere serpe yatan Ercan’ın yanına oturdu. Cemil, filmin başkarakteri William Vincent’ın barın birinde, akşamın erken saatine henüz girilmişken, kadının tekiyle yaptığı o tuhaf konuşmanın sona erdiği anda, pencere önüne tüneyen İsmail’e, sırtı dönük vaziyette sordu. ‘’İsmail, söylesene, fırtına sırasında gökyüzü, gürlemekten öte, şiddetli bombalar gibi patlar ve yeryüzüne dehşet salarken evde olmaktan daha görkemli ve daha güzel ne var bu ölümcül ve zavallı var oluşun içinde? İsmail, diz kapaklarını pencerenin altındaki sıcak kalorifer peteğine dayamıştı ve üzerindeki kahverengi yün pantolona bulaşan sıcaklık, yukarıya, başına doğru süzülüyor, okşayan ılık bir buhar gibi saçlarının arasına ve yüzüne ulaşıyordu. Petekten süzülen sıcacık tadın tapınılası aroması… İsmail, o haldeyken cevap verdi: ‘’Hayır, Cemil, başka hiçbir şey yok. İnsan, fırtına sırasında evinde olmalı.’’

Cemil, William Vincent’ın adamın tekine hiç neden yokken savurduğu acımasız sol kroşe sonrası, ‘’Dostum, gerçekten üzgünüm.’’ dediği anda duydu, İsmail’in söylediklerini. O sırada, Ercan’ın telefonu çaldı. Ercan, hızla girdiği kısa ama derin uykudan uyandı. Arayan Mantarcı’ydı. Ercan:

‘’Evet, abi, evet evet, geldik. İlgin için teşekkür ediyorum, arkadaşlarımın da selamı var. Sağ salim ulaştık eve. Merak etme.’’ dedi ve telefonu kapattı. Cemil, Ercan’a baktı, hayretler içinde kalmıştı. Ercan, ‘’Abi, adam iyi adam, merak etmiş, ne var yani.’’ dedi.  Ve Cemil, sorduğu soru karşısında İsmail’den aldığı cevabı, zamanın ta başından beri sahiplendiği o delirtici keder ve sorunun çözümü gibi sahiplendi ve hiç uzatmadan Mithat’a seslendi titreyen sesi ve yüzünde kapkara ciddiyetle: ‘’Mithat, lütfen not al ve hep sakla, ben unutabilirim, sen her zaman hatırlat. Fırtına sırasında evde olmaktan daha görkemli ve güzel hiçbir şey yok.’’

Bülent Uçar

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri