Wednesday 12th December 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” HAK EDİLMİŞ SAHTEKÂRLIKLA GELİŞEN BİR KUSURSUZ HİLE ”

Bülent Uçar ” HAK EDİLMİŞ SAHTEKÂRLIKLA GELİŞEN BİR KUSURSUZ  HİLE ”

______________________

Yıllar sonra:

‘’Sevdiğinden değil, yalnızlıktan korktuğun için insanlarla birlikte zaman geçiriyorsun, yoksa sen hiç kimseyi sevmezsin, sanki dünya beyaz bir örtü ve sen nerede bulunursan bulun, kara –  kapkara bir leke gibi göze çarpıyorsun, içinde sadece öfke ve kötülük var.’’

Son duyduğu cümle buydu. Kadın, bunu söyledi, upuzun konuştu ve bu sözün ardından da susmadı ama İlhan, en son bunu duydu. İçinde kapkara bir delik açılmış, kafasının içine baskı yapan bir kaya oturmuştu sanki – sol beyin lobunun hemen üzerine. Sonra, birden esti serin rüzgâr ve o ana kadar kendisini korkutan rüyadaki sözü hatırladı. Bu anımsama üzerine de içine bir umut doğdu. ‘’Yakın bir ayın 22’sinde öleceksin.’’ Rüyadaki söz buydu.

Ercan da tüm bunlar olurken, okuldaydı. Bir aptala yakışır halde izliyordu kampüsteki hareketi. Sanki sürekli kokain kafasıyla dolaşan çocuk, yine sağa sola uçarak gidip geliyordu. Bir türlü yerinde durmuyordu. Çocuktan gözlerini alır almaz gördü, peyzaj mimarlığı bölümü kantininde ayaküstü tanıştığı o kızı. Kız, dalgın bakışlarla, muhtemelen hiçbir şey görmeden öylece bakıyordu boşluğa. Ercan ayağa kalktı. Kızın yanına kadar yürüdü. Tam önünde durdu. Dikilip bekliyordu kızın önünde. Kız rahatsız olmuştu Ama ne diyeceğini de bilmiyordu. Ercan, ne söyleyeceğinden emindi:

‘’Siz belki bilmiyorsunuz ama uzun zaman oldu, sizi gördüğümde bütün dengem bozuluyor. Biraz önce, sıkılmıştınız sanki. Boşluğa bakıp duruyordunuz. Bakışlarınız, boşlukta, dalgınca ve savurganlık sonucu yok olup gidiyordu.’’

Kız, tedirgin olmuş, neler olup bittiğini anlamaya çalışırken, bir yandan da nasıl kaçıp kurtulacağını düşünüyordu. Ercan’ın umurunda değildi. Devam ediyordu konuşmaya:

‘’Sen bakışlarını öyle savurganca, boşluğa, yok yere saçarken; ben – oysa dedim kendime o an, dakikalar boyu boşa giden o bakışların sadece birkaç saniyesi bana, gözlerimin içine bilinçli olarak yönelse, dünyada benden mutlusu olmaz ama o, bakışlarını boşluğa salıyor ve hiçlik içinde israf ediyor.’’ Ercan’ın sözleri bittiğinde, kız zararsız bir manyakla konuştuğunu anlayarak rahatladı, gülmeye başladı. Ercan da gülüyordu ki kız, çimenlerin üzerindeki yerinden kalkarak birine doğru koştu. Kıza doğru kollarını açıp bekleyen, yirmili yaşlarının ilk yıllarında görünen, zamanına uygun ve iyi giyimli bir genç adamdı. Kız sarıldı. Sıkıca sardı onu, öptü ve sarılma sona ererken elini tuttu adamın. Adam, kızın elini bir süre tutup bıraktı. Ercan bu sahneyi görünce, ‘’İsrafçı ibne.’’ dedi, içinden.

O okuldan çok uzakta ancak aynı anda – Başka yerde, 20’li yaşlardaki başka bir çocuğun teki, eskimiş mavi renkteki kot pantolonunun diz kapaklarını yırtarak delikler açtı, paçalarını içten büküp yine içten dikerek daralttı. Yıl 2007’ydi. Nereden bulduysa, bir New York Times Gazetesi buldu. Bir de siyah, kemik çerçeveli, numarasız ve saydam camlı bir gözlük. Yüzüne yakıştı. Bir ayağı diğerinden yarım santim daha kısaymış gibi salınarak yürüdü. Ve gittiği her yere, üstünde o pantolon, elinde o gazeteyle gitti. ‘’En büyük numaram bu’’ diye övünüyordu kendisiyle ve bütün insanları birer ahmak olmakla suçluyordu.

‘’Halüsinatif derecede yanılgı içeren bir görüntü,  apaçık gerçeklerin yerine geçebiliyor.’’ diye düşünerek, bütün bir yaz mevsimini ve ardından gelen sonbahar ve kışı bu hileyle geçirdi. Bir sonraki yaz mevsimi geldiğinde, metroda tanıştığı iki üniversite son sınıf öğrencisini ve Cihangir’de bulunan bir küçük barın işletmecisini bir Broker olduğuna inandırarak dolandırdı. Cebinde yirmi sekiz bin dolarla, şehrin kenar mahallelerinden birinde, küçük bir gecekondu buldu. Yerleşti. Kimsenin onu bulamayacağı yer, orasıydı.  İlk alışverişini mahalle bakkalından yaptı ve orada söyledi ilk yalanını ve orada oluşturdu ona yönelen bakışların onu nasıl görmesi gerektiğine dair perspektifi. O, ‘’Anne babasını henüz bir çocukken, trafik kazasında kaybeden, parası olmadığı için kazandığı üniversiteyi hem de tıp fakültesinde okurken, geleceği de parlak olabilecekken bırakmak zorunda kalan bir mağdur, bir bahtsızdı.’’ Çünkü sokağın başında, köşede konumlanmış bakkal dükkânının sahibine böyle söylemişti. O sırada dükkânda bulunan birkaç kadın müşteri de onu duyarak, vah vah demişti. Gerçek adını, İstanbul’da neredeyse hiç kullanmamıştı. Bu nedenle, güvende hissediyordu kendini. Eğer ona gerçek adıyla – ‘’İlhan’’ – diye sesleniliyorsa, ya Adana’dan eski bir tanıdıktı seslenen ya da kendini gerçek adıyla tanıtacak denli sevdiği biriydi. Bunun dışında boşluğa ve ortaya seslenilmiş tüm adları üstüne alıyor, sese yöneliyor ve ‘’… Belki birilerine bu adla tanıtmışımdır kendimi, diye düşünerek, ‘’Efendim’’ filan diyerek karşılık veriyordu.

Onun için zor olan tek şey ölmekti. Ölümden korkmama konusunda ne Seneca haklıydı ne Epikuros ne de bu konuda zırvalayan diğer adamlar. Ölüm anında ve sonrasında olup bitenin ne olduğunu kimse bilmiyorken, bu ne cüretti böyle.

Bir kış mevsimi daha gelmişti. Zaman çok hızlıydı. Mezar yerinde, toprağın iki buçuk metre altında bekleyen ve beklediğinin farkında olmayan ölüler için geçen zaman belki zamanların en hızlısıydı ama yaşayanlar için geçen zaman da hız konusunda hiç fena sayılmazdı.

Akşam vakti, sokağın köşesindeki bakkaldan su ve sigara almış eve dönerken, biri, ‘’İlhan!’’ diye seslendi. İlhan, uzun zaman sonunda kendi adını duyunca, gülümsedi. Ona doğru koşar adım ve ‘’Onca zamandır nerelerdeydin?’’ diye sorarak, sevinçle gelen adamın adı Ercan’dı.

Ercan, tek başına yaşama isteği yüzünden ve kira fiyatları, şehrin başka semtlerine göre daha düşük diye, oradan bir ev bulmuştu. Lise yıllarından sonra, ilk defa karşılaşıyorlardı. En son, Adana’da lise son sınıftayken bir kış vakti görüşmüşlerdi.

İlhan’ın evine gittiler. Ercan’ın kafası, yine bir kız yüzünden bozuktu. Yemekten sonra, sadece votka ve sigara içtiler. Uyumadan önce, Ercan’ın biraz içtikten sonra, alkol nedeniyle maruz kaldığı yan etki belirmeye başladı. Sürekli konuşuyordu ve söylediklerinde tutarlılık dışında her şey, her türlü çelişki bulunabilirdi, uyumadan önce uzun bir konuşma yaptı. Sözcüklerin bittiğinden emin olunca da uyudu:

‘’Onca zaman boyunca, paranoya, aşırıya kaçmış gerçekçilikten başka bir şey değil ve masumdur, diyerek oyaladım kendimi. Bunun bir tür savunma refleksi sonucu ortaya attığım bir tez olduğunu aklıma bile getirmedim. Çünkü hep inandım. Hiç şüphe duymadım. Gerçeği apaçık görmeye başladığında anlıyor insan: Hiçbir şeyin var olma ve var olmayı sürdürme nedeni yok. Her an her şey ve her kötü şey başa gelebilir.’’ dedi ve hiç susmadan devam etti:

‘’İlk aydınlanma anımı diğer üç anı saymazsak beş yaşında filan yaşadım. Yaşlı adam arabayı kullanıyordu ve ben, kendi tarafımdaki yan aynadan yolun arka kısmını izliyordum. Yaşlı adam da bana güveniyordu ve soruyordu: ‘Söylesene Ercan, arka taraf nasıl, boş mu, kalabalık mı, bize yakın bir araç var mı?’

Ben de o soruyu duyunca daha dikkatli bakıyordum ve çoğunlukla bomboş oluyordu yol ama cevap vermeden önce bekliyordum. Geride bıraktığımız yolun en az sekiz yüz metrelik kısmı görünüyordu. Upuzun bir yoldu ve boştu ama ben bunu görmeme rağmen, ‘yol boş, döneceksen dön ya da her ne istiyorsan yap’ diyemiyordum ona.  Çünkü bir saniye bile geçmeden görüyordum, arabanın tekinin arka tampona kadar yaklaşmış olduğunu. Oraya kadar nasıl yaklaşıyorlardı böyle birden.

Boşluğun içinde, hiçbir varlık belirtisi göstermeden,  birdenbire nasıl var oluyorlardı. Anlayamıyordum. Her an her şey olabilirdi, büyük bir kaza ya da yıkım… Nereden geldiğini görmeden, ansızın karşısında bulabilirdi insan böyle kötü şeyleri. Belki dünya ve geriye kalan canlı cansız her şey de böyle var olmuştu. Bir arabanın yol üzerinde birden ve hiçbir yeterli neden ve belirti olmaksızın var oluşu gibi. Boşluğun içerisinde birdenbire…

Ve bir gün, aynı şekilde, ansızın yok olabilir.

Bu nedenle gelecek zamanı bir mucize gibi görüyorum İlhan. Uyumadın değil mi?’’

‘’Uyumadım dinliyorum ama eve gitmeliyim. Uzun kalamam.’’

‘’ Ne diyordum, ha evet, birden her şey yok olabilir. Bu yüzden, gelecek zamanın bir gün nasılsa geleceğinden emin olanları hiç anlayamıyorum. Onları birer kâhin gibi görüyorum. Yarın, gerçekten gerçekleşebilir. Mutlak şekilde var olabilir. Ertesi gün ve hafta boyu gelecek olan günlerden kuşkum neredeyse yok ancak konu aylar ve yıllar olunca,  korkuyorum. Sanki hiç gelmeyecekler – zaman, var oluş, yaşam ve ben dâhil, var olan her ne varsa birdenbire yok olacakmış, plan yapmaya ve beklenti duygusuna gerek yokmuş gibi geliyor bana.’’

Ercan – birden sustu. İlhan o an, ona arkasından yaklaşarak boğmak istedi onu. Bunu öyle kolay yapabilirdi ki, bu kolaylıktan korktu. Bu korku, kafasını meşgul ederken zaman geçti, Ercan yine konuşmaya başladı:

‘’Olacak iş değil, bunca zaman her oluyorsa, olup biten her şeyin bu denli güven içinde var oluyor numarası yapması tamamen saçmalık. Bu kadar hassas ve yok olmaya, bozulup çürümeye, ölmeye eğilimli var oluş ve yaşam evreninin hâlâ ve hep var olması ve gelecekte de var olacak gibi bir yanılsama içinde sürüp gitmesi anlayamadığım bir şey.

Ben, tüm bunlar, zaman, mekân, başlangıç ve son nasıl ve neden var sorularının cevaplarını değil, tüm bu şeylerin neden birden yok olmadığı, neye güvenebileceğimiz sorusunun cevabını merak ediyorum. Nasıl başlamışsa başlamış, sonuçta her şey burada ve birden yok olmaması için hiçbir neden yok. Asansörden çıkarken adımımı atmaya korkuyorum belki dış dünya yerinde değildir diye. Sabahları uyanınca gözlerimi açmıyorum.  Önce birilerine sorup kuşkusuz olmak istiyorum. Her şeyin yerli yerinde olduğuna dair şüphe duymadan adım atmak için ihtiyacım var buna.’’

Ercan, son sözlerini söyledikten sonra, kaybolur gibi sızdı. Bir daha konuşmadı. İlhan, onu orada öylece bırakıp kapıya yöneldi. Kapıyı açtı, buz gibi koridorla karşılaştı. Bu tür mahallelerde, binaların koridorları ısıtılmıyordu. Evlerin de sadece tek odası sıcak olurdu. En sık kullanılan oda. Koridor duvarlarında bekleyen soğuk beton havası, saldıracak bir canlı bulmanın heyecanıyla İlhan’a doğru hamle yaptı. İlhan kapıyı kapattı. Ardına dönerek salonun orta yerinde sızarak, leş gibi uyuyan Ercan’a baktı, tiksintiyle. ‘’Onu boğmak şimdi daha kolay’’ diye düşündü.

Bu kolaylık, bu defa onu korkutmadı.

Bülent Uçar





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri