Monday 10th December 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BİR KORKU ve ÖZLEM MESELESİ ”

Bülent Uçar ” BİR KORKU ve ÖZLEM MESELESİ ”

1

_______________

Kadının göz kapakları yabancı birer varlık, ona ait göz kapakları filan değilmiş de gözlerinin üzerinde gezinen yassı birer böcekmiş gibi kendi başlarına hareket ediyorlardı. Bu göz kapakları kapanıyor, altlarına uykuyu alarak zamanı yavaşlatıyor, sonra birkaç saniyeyi sonsuzca uzatıyorken resimli kitapçık incecik parmak uçlarından kayıyor, ağırlaşıyor, zaman hızlanıyor ve o yeniden uyanıyordu. Orada başka biri daha vardı gençten bir adam. Evinden uzaklaşıyordu. Bir tren yolculuğunda. Nasıl uyuduğunu hiç hatırlayamadı. Uyudu, derin bir suya girdi. Gecenin içinde, uykunun taşıdığı kapkara, soğuk, buzdan bir suydu bu. Kitapçık parmak uçlarında tutundu kendini saklayarak. Düşmedi. Düşmeye yeltenerek uykuyu da bölmedi. Uyurken gözlerini açtı, uyanmadı, kitapçık açıldı. Sayfalarını çevirdi. Yolculuktaydı. Kitapçığın içinde bazen üst üste birkaç sayfada, sayfalar geçtikçe bazen her on – on beş sayfa aralık sonrasında birer sözcük yazılıydı ve o, kitapçığın sonuna gelmeden önce, sözcükler birleştiğinde ortaya hangi cümlenin çıkacağını sanki yaşanmamış bir geçmişin gösterdiği yolu izleyerek, bir şekilde biliyordu. Yine de sayfaları çevirmek zorunda hissediyor, sözcükler tamamlanmadan biliyor olsa da, tanıdık gelen o cümleyi dile getirmek ölümcül bir günaha yol açacakmış gibi sakınıyordu bundan. Sonunda sayfalar tükendi ve o konuştu.‘’Onlar da kuşlar ve böcekler gibiler, diğer insanlar gibi savrulacaklar.’’ Kitapçığın sayfalarındaki sözcükler birleştiğinde ortaya bu cümle çıkmıştı. Bunun ne olduğunu anlayamadı fakat hissetti. Gözlerini açtığında ölüleri görecekti açmadı. Şimdi bir rüyadaydı ve eğer uyandığında gözlerini açmamışsa rüya devam edecekti. Yaşlı bir kadın geldi kitapçığı eline aldı. İlk sayfayı açtı, oraya eklenmiş bir alıntı vardı. Ne kadar sorduysa da alıntının nereden yapıldığını öğrenemedi. Hem zaten cümlenin ilk kısmını da görememişti. Yaşlı kadın okudu. ‘’…en güzeli kör olmaktır’’ ‘’Bir şey olduğunda en güzeli kör olmaktır.’’ O şey neydi bilemedi.

Giriş

 

Onun kim olduğunu bilmiyordum. Yalnızca düşünüldüğünde var olan şeylerden, çoktan gitmiş uzak kişilerden biriymiş, onlardan hâsıl olmuş, oralardan gelen biriymiş gibi. Düşünülmediğinde yok, tıpkı ölümsüzlük gibi. Neredeyse her gün, sekmeksizin aklıma geliyor.  O adam… Hiçbir yere sığınamıyor. Ne zaman düşünmeye başlasam, onu aynı yer ve zamanda hayal ediyorum. Sabahın erken saatinde, sokakta… Adam tetikleyicisini kendisinin de bilemediği bir istekle nedensiz çıkmış sokağa, kaldırıma oturmuş. Geceden kalan çiğ damlalarının hâlâ ıslak tuttuğu, gün’ün var oluşunu haksız kılan sabahın bu erken saatinde soğuk olması gerekirken, rahatsız edici ılıklıkta ısrar eden kaldırıma…  Sonra onu orada kolaylıkla taşımanın zevkinden, yalnızca bu nedenle başını dizlerinin arasına almış. Adam, sabah rüzgârının ve kendi var oluş zamanının henüz başlamadığı, ancak başlamaya yüz tuttuğu bu saatlerde hiçliğe bakar gibi ayaklarının altındaki çiğ damlalarının bir türlü ıslatamadığı, kuruymuş gibi de görünmeyen kumlara bakmış.  Ve biraz ötede belli ki birkaç gün önceden yenmiş çikolatanın şimdiki zamanda toz içinde şekli bozulmuş ambalajına kaymış bakışları. Eğer bir nesneyle bu denli yakın bir ilişki kurar, odağınızın ona yüklenmesine izin verirseniz göz göze geliş kaçınılmazdır. O andan sonra da o nesnenin gerçekte var olmayan ruhu,  varoluşu şüpheli görünse de varlığından emin olunan insan ruhuna kolaylıkla sirayet edebilir. İnsan kişisi bir anda kendi varlığının dünya için fazlalık, özününse anlamsızlık, dozunu aşmış bir gereksizlik içerdiği duygusuna kapılabilir. Bu onun için bir olasılık değildi. Gerçekleşmeyi beklermiş gibi görünen, ancak çoktan gerçek olmuş, kesinlikler içinde vuku bulacağı bir şekilde bilinen, yine de sözde olasılık değeri taşıyan mutlaklıklardandı. O, sözünü etmeye çalıştığım bu anı sanki yaşamıyor da aklına getiriyor gibiydi. Bir karısı varmış, kadından başka ne kimsesi varmış ne de değer verdiği başka bir şey.  Karısı ölse o kaldırımdaki adam kendisi olur diye çok korkuyormuş.’’ Sonra bir sabah erken uyanmış ve hâlâ uyuyan güzel karısına bir not yazarak, evi terk etmiş. Sahip olmanın verdiği esrik bilinç, kaybetmenin ruha saldığı dehşet ve bu olası kaybın beklentisine karşı gelişen ürperti karşısında vazgeçmenin kurtarıcılığına sığınmış. İçinden geçen buymuş, gerçekleşenin de bu olduğundan emin olmak isterdim. Karısı kendisine bırakılan notta yazılı olanları anlayamamış, günlerce onu beklemiş. Adam gitmeden önce şunları yazmış:

‘’Ruhumdaki karanlık hayra yorulmalı. O karanlık sığınabileceğimiz tek gölge. İkimiz için bir ağaç altı. Bizi… İkimizi soğuk yağmur sularının altındaki balıklara benzeten şey…’’

 

O sabah radyoyu açtığında amacı iyi bir şarkı duymak, eğer şanslı günündeyse o eski şarkıyla karşılaşmaktı. Çocukken duyup sevdiği bir şarkı: ‘’London’’. Bu şarkıyı duyduğunda kuşkusuz, unuttuğunun bile farına varamadığı birçok şeyi yeniden anımsayabileceğini düşünüyordu. O sabah radyoyu da bu nedenle açmıştı. Bu şarkıyı mucizevî bir biçimde yeniden duyabilmek için… Mucizevî bir biçimde; çünkü bu şarkı öyle alelade bir zamanda, rastlantıyla çalınabilecek, sık karşılaşılabilecek türden değildi.  ‘’London’’  hem günümüzün değil 25 yıl öncesinin hit şarkılarındandı, hem bu şarkı nostaljik şarkılar çalan istasyonların yeni yetme çaylak radyo çalışanlarının bile ilgi göstermeyeceği derecede bilinmezlik içeriyordu. Doğrusu ‘’London’’ hit olduğu dönemlerde de pek bilinmeyen, kimi insanlar (gençler) tarafından ayrıcalıklı oldukları duygusuyla sahiplenilmiş şarkılar kategorisine aitti.             İnsanlar aradıkları şarkıları artık radyolardan beklemiyorlardı, o da beklemiyordu. Herhangi bir şarkıyı bulmak için şarkının adını internette arama kısmına yazmanız ve giriş tuşuna dokunmanız yeterliydi. O an sadece şarkıyı değil onunla ilgili istemediğiniz kadar çok bilgi, görüntü ve sese ulaşabilirdiniz. (Stüdyo kaydı, live ya da cover versiyon derken şarkıyı birkaç günde hiçleyebilirdiniz.) Yalnız sorun şu ki ‘’London’’ adında sayısız şarkı vardı ve hiçbiri onun aradığı şarkı değildi. Hem bir sorun daha vardı ki, bu sorun hiç değilse şimdilik aşılamaz türdendi. Şarkıyı kim ya da kimlerin seslendirdiğini bilmiyordu. Şarkıyı ilk kez ablası Ruki sayesinde duymuştu. Yedi ya da sekiz yaşlarındaydı. Dinlediği kayıt bir radyo kaydıydı. Düşünüldüğü gibi bir kayıt değil. Şarkının radyoda yayınlandığı bir anda Ruki, radyolu teybin kaset haznesine gayretkeş ve panik yüklü çabucaklıkla, işe yaramaz eski bir kaset koymuş ve kayıt tuşuna basmıştı. Radyo kaydı buydu. Böyle kaydedilen çok şarkı vardı ve o şarkıların hepsi en hızlı kayda bile şarkı başladıktan sonra girilebilmesi nedeniyle ilk on beş saniyelerinin ardından başlıyordu. Değerli kasetler de sırf bu yüzden yetişkinler tarafından saklanıyordu. Radyoda çıkan enfes bir şarkının heyecanı sırasında üstüne kayıt yapılmasın diye…

 

O sabah boşuna bekledi. Şarkı radyoda çıkmadı. Kahvaltı yapmayı metafizik bir mümkünsüzlük olarak duyumsadığından herhangi bir şey yemeyi de düşünmedi. Dışarıya çıktığında her zaman olduğu üzere sadece bir hayvan gibi acıktığında, alışkanlığın iştahıyla, sadece o zaman bir şeyler yemeye katlanabilecekti. Yiyecek bir şeyler alacaktı ve kimselere aldırmadan 19. yüzyıldan fırlamış (yeleği, cep saati, zayıf ince bedeni, tıraş izi olmayan kumral ve yarı ya da çeyrek uzun saçları) görüntüsüne aldırmadan ayaküstü yapacaktı kahvaltısını.  Felsefe öğretmeniydi, evden çıkma saati gelmişti ve o gün okullar tatildi ancak yine de erkenden evden çıkması ve tersanede çalışan çocukluk arkadaşıyla buluşmak için onun da izin günü olan bu serin mayıs gününde Siyah Kanal Suyu kasabasına, şehrin tuhaf ve tekinsiz kasabasına onu, evinde ziyaret etmeye gitmesi gerekiyordu. Beklediği şarkıyı bulamamıştı ancak onun yerine çoktan unuttuğu bir şarkıyı duydu. Norveç’li, melankolik bir kolej grubu Brainstorm seslendiriyordu ‘’Lonely Feeling’’. Bir yalnız penguenin kalp burkan, melankolik hikâyesinin anlatıldığı hüzünlü bir videosu da vardı bu şarkının. Şarkıyı duyduğunda bunu da anımsadı. İnsan nasıl oluyor da çok sevdiği hatta bir zamanlar onsuz edemediği şeyleri unutabiliyordu. Unutulmasından da öte, bir sonraki karşılaşmaya kadar hiçbir anımsama etkinliğinin çalışmayacağı denli hatırlanamayacak biçimde karanlığa karışan bu şey, hatırlandığı ana dek, o süre içerisinde nereye kayboluyordu. Bir anıştırıcıyla ortaya çıktığına göre yok olmadığı açıktı. Orada zihnin içinde bir oda vardı. Kaybolmuş anılar odası. Ahşap pencere çerçeveleri, camı çevreleyen, camın çerçeveyle bağını kuran macunların önce kuruyarak sonra kırılıp parçalanarak, parça parça yok olup gittiği, bu nedenle pencere çerçevesine birkaç çiviyle bağlı duran cam… Odanın en belirgin görünümü buydu ve yağmur sularının altında kalmış serin bahçeye bakan bir odaydı bu oda. Unutulan her şey orada saklıydı.

Uzun yıllar önce, ilk gençlik yıllarının ortasındayken kulenin altındaki fotoğrafçılık kursuna kaydolmuştu. Üniversite yıllarında bir tür kulüp çalışması… Hafta sonları, yalnızca cumartesi günleri gidilen bir kurstu. Kayıt olduğu ve başladığı tarih yılın sonbahar mevsimi içinde bir gündü. İlk iki hafta kursa devam etmiş, gerekli fotoğraf makinesini babasının eski eşya kutusunda çıkarmış, bir hevesle kursa odaklanmaya çalışmıştı. Kuru yapraklar sokakları güzelleştiriyordu. Aylardan eylüldü… Sonra yine bir gün bu defa yoğun ve korkutucu biçimde fırtınayla karışık kar yağıyordu. Metro durağına sığınmıştı. Aylardan şubattı. Bunca zaman boyunca nasıl olup da kursa devam etmediğine şaşırmıştı. Kursu, oraya artık gitmediğinin farkında bile olmadan bırakmış, ilk iki haftanın sonunda bir daha kulenin altındaki atölyeye gitmemişti ve bunu da unutmuştu. Üstelik her gün kuleye başka nedenlerle uğramasına rağmen unutmuştu kursu. Bu olabilir miydi? Olmuştu. Kursa devam ettiği günlerde bir adım daha atsa aşık olabileceği kısacık siyah saçlarıyla, bembeyaz, zarif bir yüzü olan, zayıf, uzun boylu kızın o güzelim yüzünü getirmeye çalıştı aklına, hiç zor olmadı. Bütün berraklığıyla apaçık şekliyle orada karşısındaydı kızın yüzü. Ancak şu ana dek o da yokluğa karışan şeyler karanlığındaki odadaydı.

 

Şarkı süresi boyunca kıyafetlerini giydi özenle. Hatta kravatını bile taktı. Çocukluk arkadaşıyla buluşacaktı. İhsan’la… Yıllar sonra o kasabada, çocukluklarının geçtiği şehirden bin kilometre ve yirmi beş yıl uzaklıkta… Onu görmek kendisiyle ve unuttuğu birçok anıyla karşılaşmak anlamına geliyordu. Kıyafetlerini giymiş kravatını da takmıştı. Aynaya baktı, iyi görünüyordu. 34 yaşında hâlâ zayıf ve ince diye düşündü kendisi için. Çocukken olmayı düşlediği adam olduğu için de şanslı olduğunu… Çünkü bunun için bilinçli hareket edilemezdi. Bir an gelirdi ve kendinizi çocukken olmaktan korktuğunuz adama dönüşmüş olarak buluverirdiniz ve bunu geri çevirmek mümkün olamazdı…

Şarkı bitmişti, Lonely Feeling… Son notalarıyla süzülüp ayrılmıştı odadan, balkondan çıkıp gökyüzüne karışmıştı, bu bir metafor değildi. O, şarkının balkondan gökyüzüne doğru yaptığı bu kendine özgü, tuhaf yolculuğu gördüğüne yemin edebilirdi. Saat öğleden önce 11… Radyoda haber saatiydi. Birkaç siyaset haberi, hafta sonu oynanacak olan şampiyonluk maçı, dünyaca ünlü bir şarkıcının Türkiye konseri filan derken, tuhaf bir haber verilmeye başlandı. Verilen haber alışıldık gibi görünse de ona tuhaf gelmişti. Genç bir adamın ölümünden söz ediliyordu. Tuzla’daki tersanede yine bir patlama olmuş ve onca küçük çaplı yaralı arasında 34 yaşında genç bir adam ölmüştü. Haberi sunan kadın sunumu noktalarken ‘’yaralı genç adam hastaneye kaldırılırken, yolda gözlerini yumdu hayata ve henüz 34 yaşındaydı’’ dedi, son cümlede kadının sesi titremişti. Radyoyu kapattı ve dışarıya çıkmak için kapının kilitlerini açarken aklından şu soru geçti. ‘’Bir erkek kaç yaşında öldüğünde artık onun için ‘henüz’ sözcüğü kullanılmaz?’’

 

Sokağa çıktığında güneş lekesiz, gölgesiz ve pırıl pırıldı. Tıpkı çocukluğundaki gibi… Çocukken bu böyleydi; hava yağmurluysa yağmur yağar, bulutluysa bulutlar olur, güneşliyse pırıl pırıl güneş olurdu. Sonra bir şey oldu ve güneş hiçbir zaman eskisi gibi ‘’pırıl pırıl’’ olamadı, olsa da o bunu göremedi. Bulutlar, sis, rutubet ya da bunlara benzer her ne varsa güneşi gölgelemeye başladılar. Ama bugün o günlerden biri değildi. Bugün güneş pırıldıyordu. Parıldamıyordu, incelikle ışıl ışıl pırıldıyordu. Ve güneş ışıklarının arasından öyle serin bir hava süzülerek, şefkatle yüzüne çarpıyordu ki, bu serinlik, güneşi merhametli kılmaya yetiyordu. İlkbahardı mevsim. O serin hava giderek sertleşerek, rüzgâra dönüştü. Bulutlar güneşi gizlediler. Yukarıya baktı. Gerçek bulutlardı bunlar, geldiler mi sahiden gelen bulutlardan… ‘’Şimdi gökyüzü bile eskiye saygı duyar gibi.’’ dedi kendine.

 

Yağmur yağmaya başlamıştı, köşede önünden geçtiği küçük, eskimiş bakkal dükkânından bir paket soğuk, çilekli süt aldı. Bir paket de bisküvi… Kahvaltı için nefis bir seçimdi. Yiyip içerek metro durağına kadar geldi. Birkaç dakika sürdü trenin yol aldığı rayların bölgesine inmesi. Aşağıda yerin 700 metre altında rutubet kokuları arasında, hastalıklı bir esinti vardı. O, bu serinlikte mutlu hissetti. Kanal Suyu kasabasına kadar iki araçla gidebilecekti. Bunu düşününce yolculuk bir anda katlanılır hale geldi. Metrodan inince saatte bir gelen kasaba otobüslerini bulamazsam taksiye atlar giderim diye düşünüyordu. Metro durağı kalabalıktı, o da kalabalığa karıştı. Araçlar ilk durak olması nedeniyle boş geliyor, ilk yolcularını bu duraktan alıyorlardı. O araçlardan biri bütün koltukları boş bir vaziyette durağa yaklaştı ve onca yolcuyu aşarak onun önünde durdu. Kapılarını açtı. O, ayağını metroya attığı anda düşmekten son anda sıyrılarak, bir arbede içinde kendini ıslaklık hissi duyuran bir karmaşanın ortasında sürüklenerek aracın içinde buldu. O günden sonra nasıl olduğuna bir türlü akıl erdiremediği bir hız ve biçimle araçtaki sayısı yüze yakın boş koltuk birkaç saniye içinde doldu ve araca binen ilk kişi olmasına rağmen nasıl ayakta kaldığına şaştı. ‘’Ne kadar da hızlılar’’ diye düşündü. Daha sonra bu sahneyi onlarca kez yine yaşadıktan sonra, bu insanların toplu taşıma araçlarında yer kapmak konulu kurslara gittiğini varsaydı. Varsayımına ve o kursun teorik öğretim, pratik uygulayıcı derslerine korku duygusuna eşlik eden ölgün bulantıyla dudak büktü.

 

Metro yeni hareket etmişti. Henüz ilk duraktaydı. Ayakta kalmıştı, sorun değildi, yaslanacak bir yer bulmuştu. Bulduğu bu güvenli yeri de, yaşlı şişman bir kadının ‘’Evladım bende bel fıtığı var, sen şöyle geçsen de oraya ben yaslansam’’ ricasına terk etmişti. O kadar kilonun içinde herhangi bir hastalığın barınabildiğine şaşırdı, ancak diretmeyi de uygun görmedi. 38 duraklık yolculuğun ilk 8 durağını geride bırakmışlardı. Metronun uzak köşesinde kendisine doğru ilgiyle bakan, upuzun boylu, sarışın, teni de kireç gibi beyaz olan bir kız gördü. Yaklaştı. Kızın eskimiş mavi renkteki kot pantolonu uzun bacaklarını olduklarından daha da uzun gösteriyordu. Ayak bileklerine doğru dizden aşağıya incecik daralan pantolonun sınırlarıysa yusyuvarlak ayak kemiğinde sona eriyor, çorabının açık bıraktığı çıplak bilek görünümünün hemen altında beyaz spor ayakkabısıyla canlı bir kontrast oluşturuyordu. Temiz, tertemiz beyaz gömleğinin açık üst düğmelerinin arasından her soluk alış verişinde inip kalkan ve kendini bu nedenle daha da görünür kılan bembeyaz dolgun göğüsleri de o enfes tazeliğini ilgisizce sergiliyordu. Bu dolgun ve henüz pek gün ışığı görmemiş, bu yüzden ilahi bir renk tonu yakalayan zarif göğüsleri istemeden de olsa görmüştü. İlki kazaydı, ikincisine bakmadı. Pek ahlaklı sayılmazdı. Sadece o göğüslerin orada olduklarını bilmek ve bu bilinçle sakınmak istiyordu bakmaktan. Bundan sapkınca, tanımlamaya tenezzül etmediği bir biçimde zevk alıyordu.  Kıza başıyla selam verdi. Gülümsetti. Oradan ayrıldı. Bir sonraki durakta indi, diğer vagona geçti. Ayaktaydı, ellerinin arasında dengesini bulmak için kullandığı tutacaklar, bacakları sağa ve sola doğru toplamda 70 santimetre kadar açık, yere sağlam basarak düşmeksizin ve düşmeye yeltenmeksizin sürdürmek istiyordu yolculuğunu. Bulunduğu yerin tam aşağısında, yüzü kasıklarının başladığı yere denk düşen bir kız daha. Yüzlerce metre aşağıda, rutubetli derin boşlukta yol alan metroda Jessica Stam kılıklı, yüzü de ona ikiz kardeşi kadar benzeyen gencecik ve o güne dek gördüğü en üzgün kız… Eldiveninin tekini çıkarmış, diğer elini bir nedenle hâlâ korumaya çalışır gibi eldivenin içinde tutuyordu. Sol elinde cep telefonu vardı. Başı önde hıçkırıyor, burnunu çekiştirerek, ta içinden, bir hipotez olsa da kaskatı bir gerçek olmayı da başarabilen ruhunun – karanlık derinlerinden yükselen acının mutlak çaresizliği duyuran ağıtıyla, yoğunluk ve melodisini bir an bile kaybetmeyen tonda ağlıyordu. Bunu yaklaşık yirmi kişi daha görmüştü.. Uzakta, ön taraftaki yolcuların olup bitenden haberleri yoktu. Arka tarafta genç bir kız duyduğu ruhsal acıdan ölmek üzereydi. Herhangi bir yeri kanıyor olsaydı, insanlar panikleyecek ve mutlaka tıbbi yardım istenecekti. Ama kalbinden ruhunun derinine kadar dikine kesilmişken ve dikiş tutmaz bir yaranın eşliğinde oluk oluk kanarken hiç kimse paniklemiyordu. Oysa en öldürücü iç kanama ruhsal türden olanlardı. Bir şeyler yapmak, iyileştirici etkisi olan sözlerden birini söylemek istiyordu. Ama ne yapacağını, ne söylemesi gerektiğini bilmiyordu. Sonra aklına birdenbire gelmişçesine kıza doğru eğildi. O an orta yaşlı bir kadının uzattığı peçeteye tepkisiz kalan bu gencecik kıza kadını sürklase ederek, fısıltıyla, sadece onun duyabileceği yükseklikte ‘’lütfen ağlamayın küçük hanım, eğer biri ölmediyse, geriye kalan her şey çözülür. Ama eğer bir ölü varsa iş değişir. Ölüler geri gelmezler, gelseler de korkuturlar. Üzülmeyin ölüm yoksa düzelir. Siz de kısa süre sonra yine mutlu olursunuz’’ dedi…’’ Kız, ne daha güçlü ağladı ne de ağlamasındaki doz azaldı. Aynı biçimde ilk fark edildiği andaki gibi ağlamaya devam etti ki, bu çok demekti. Dışarıda yağmur hızını daha da arttırmıştı.’’Bu, kız için iyi, diye düşündü.’’ Güneş altında acı çekmek… Bu, intihara kadar yolu olan bir sürecin ateşleyicisi olabilirdi. Ama neyse ki yağmur yağıyordu ve gökyüzü karanlık sayılırdı. Kızın kendisine uzatılan kâğıt mendili geri çevirmesinden anlaşılıyordu ki çaresizliği büyüktü, hem de çok… Yoksa mendili alarak burnuna götürmesi, burnunu çekerek aynı anda iç çekmesi sonra gözlerini siliyor gibi yapma efektiyle meşgul olması kaçınılmazdı. Sonra neden bilinmez kızın bu durumu aklına yıllar öncesinden kalan bir kötü anıyı getirdi. Kötüden de öte dehşetli bir anıyı… Mehmet’in ölümünü ve onun başına gelen doğaüstü olayları. ‘’Vay canına Mehmet.’’ diye iç geçirdi. Nasıl da birden bire yok olmuştu. Hiç kimsenin umursamadığı bu çocuk, herkesin, istisnasız mahalledeki ve yakın mahallelerdeki herkesin hayatlarındaki en büyük merakı cezbeden soru ve korkunun eşliğinde büyük bir sırla ölüp gitmişti. Bu çocuk neden aklına gelmişti ki… Çocuğun bir ablası mı vardı, çocuk ölünce böyle ağlayıp durmuş muydu diye sordu kendine. Hatırlayamadı. Mehmet öldüğünde 14 yaşındaydı. Vay canına 14 yaşında ölen bir çocuk için de ‘’henüz’’ sözcüğü pek hafif kalıyordu. Hangi sözcük kullanılabilirdi ki? Araç Zincirlikuyu durağına gelince tersane kazasında ölen şu adamı anımsadı. ‘’henüz 34 yaşında olan…’’  İhsan’ı aradı, ‘’Kaza olmuş.’’ ‘’Evet, ama konuşmayalım bu konuda, hem neyse ki bugün izinliydim.’’ ‘’Kaza senin çalıştığın bölgede mi olmuş?’’ ‘’Hayır, ama insan mesai sırasında olan kazalardan daha fazla etkileniyor. Öyle günlerde kaza bulunduğum bölgeden 1 km uzakta başka bir bölümde olmuş olsa bile tuhaf bir ürperti duyuyorum. Ulan işe bak, hatırlıyor musun, annem beni nasıl sakınırdı, şimdi kelle koltukta yaşıyoruz, geçtiğimiz yazdan önceki kış o da öldü. Geçen senelerde ne zaman kaza filan olsa arardı. O aradığında kendimi çocuk gibi hissederdim. Onca yüke ve tehlikeye karşın çalışmamın anlamı olurdu, biri beni önemsiyor diye.’’ ‘’Şimdi de çocuklar var, karın var onlar da önemsiyor İhsan.’’ ‘’Öyle elbette ama aynı şey değil sen de biliyorsun.’’ ‘’…’’ ‘’Sen Kara Sokak’a geldiğinde beni ara, oradan bir araç değişimi yapacaksın. Otobüs filan bekleme. İstasyona git. Kasabaya kadar gelen trenlerden birine bineceksin.’’ ‘’Tamam, anlaştık.’’ ‘’Ben Kasaba girişindeki istasyondayım, erken geldim. Seni burada bekleyeceğim. Trenden inişini görmek istiyorum. Hayır, oğlum ya dalga geçmiyorum. Güldüğüme bakma, seni trenden indiğin anda karşılamak istiyorum, tıpkı filmlerdeki gibi.’’ ‘’Tamam öyleyse…’’

Öyle de oldu. İhsan, onu Siyah Kanal Suyu Kasabasında tren istasyonunda karşıladı. İhsan’ın yüzü yapaylığı ve istemsizliği apaçık şekilde kararmıştı. ‘’Yüzüne ne oldu?’’ ‘’Boya atölyesinde küçük bir yangın çıktı. Sorun değil, gördüğün karartı sadece is, yanmadı yani. Birkaç banyodan sonra geçer. Sen her zaman ki gibi görünüyorsun temiz ve asıl evlerimizin bahçelerinin bulunduğu Uzak Şehrin varlıklı skandal çocuğu. Ailen buna açıktı, üzgünüm. Çocukken Adana’daki yıllarımızda da böyle görünürdün. Hiç değişmiyorsun. Sen de şu şöhretli, büyücü kaçık Doktor Faust gibi açgözlü bir anlaşma yapmadın değil mi?! Eğer böyle bir şey varsa, bunu bana söylemelisin, hem arkadaşız ikimiz, benden saklayamazsın. Kural bu. Böyle yani uymalısın.’’ Çocukken yaptığı gibi korkutmak için muzip bir bakış attı İhsan, ardından da iyi niyetli bir kahkaha… Diğeri de bu kahkahaya gülümseyerek karşılık verdi. ‘’Buralar çok uzak, gelirken dünyanın dışına çıkıyormuşum gibi hissettim.’’  ‘’Aslında değil ben birkaç dakikalık yürüyüşle geldim.’’  ‘’Bir açıdan öyle, sen burada Anadolu yakasının ucunda, ben diğer tarafta batı yakasının uzak ucunda…’’ ‘’Hâlâ o evde mi yaşıyorsun?’’diye sordu İhsan. O, başıyla ve yüzünde tuhaf bir kıpırtıyla ‘’Evet’’ anlamına gelen bir hareket yaptı ve hiç beklemeden gözlerini boş bir banka dikti. İhsan da ‘’Geçelim mi’’dedi ‘’Evet iyi olur dinlensem iyi olacak. Yol boyu ayaktaydım. Hem yağmur da dindi. Açık hava iyi gelecektir. ‘’ Yağmur dinmiş ancak gökyüzü yine de bulutlardan dolayı karanlık, bu tür karanlık havaları hâlâ seviyor musun?’’diye sordu İhsan ‘’Hem de nasıl.’’dedi beriki.

 

Oturdular banka, hava yağmur ve toprak kokusunu taşıyordu. Seslendi,‘’İhsan!‘’ ‘’Efendim’’ Çocukken adını söylerken adın neden insan değil de İhsan diye düşünürdüm. İkisinin ayrı anlamları olduğunu bilemiyordum. Sonra hayatımdaki en iyi ve gerçek ‘’insan’’ sen oldun. ‘’Yani şimdi ben insan İhsan mı oldum.’’ (Gülüşürler.) ‘’Öyle oldun’’ ‘’Buradaki hayatım neredeyse Adana’da olduğu gibi, birkaç komşum var, iyi insanlar, bahçeli bir ev buldum, orada yaşıyoruz, tersanedeki işim, sonra benim (duraksar) benim fukara karım… Cemile… (sustu, sessizlik oldu, bekledi, başını eğdi, başını kaldırdı, yine konuştu) ve çocuklar.’’ diyebildi sadece.‘’Üçüncüsü geçtiğimiz sonbaharda doğmuştu değil mi? Mutlu musun’’ ‘’Bilmiyorum, benim böyle sorularım yok, acı ya da mutsuzluk yoksa gerisi olmasa da olur.’’ ‘’Senin en güzel yanın bu mu? Basit ve yalın…’’ İhsan kendisiyle alay edildiğini düşünmüştü. ‘’Ben hiçbir zaman derin olamadım, sence gerekli miydi? Sen her zaman karmaşık oldun, hâlâ tuhaf soruların ve çözümlerin…’’ Sözünü kesti. ‘’Burada Adana’dan kilometrelerce ve yıllar uzakta bu karanlık kasabada… Yağmur ve toprak kokuları arasında beni ve geçmişi çözümlemeyelim, daha eğlenceli bir şey yapalım‘’ ‘’Tamam, seni çok seveceğin bir yere götüreyim o halde.’’ ‘’Nereye.’’ ‘’Kalk gidelim inan bana çok seveceksin.’’ ‘’Tamam da nereye?’’ ‘’Marinaya’’ ‘’Şu meşhur Siyah Kanal Suyu Marina mı?’’ ‘’Evet, aynen orası, gel benimle.’’

 

Yol boyu susmadılar.

 

İhsan onu şaşırtan bir soru sordu. ‘’Daha kaç yıl yaşayabileceğini düşünüyorsun?’’

‘’80 yaşıma kadar olacağına eminim ve bunu yapabilirim, başarabilirim, daha erken ölmeyeceğimi biliyor ve bir şekilde bundan kuşku duymuyorum. Ben kendim yapmadıkça ölmeyeceğimi düşünüyorum ve bunu seksen yaşımda yapacağım.’’

‘’Şu eski numaran, demek buna hâlâ inanıyorsun.’’

 

‘’Bu inanç değil. Paranoid bir matematik. Paranoid, ancak yine de mutlak sonuçlarla ilgili bir matematik. Ardında seni izleyen eli bıçaklı biri olduğunu sanman onun orada olmadığı anlamına gelmez değil mi. Kim bilir belki biri vardır ve sen paranoyak değilsindir. Çocukken en büyük korkum babamın ölmesiydi, sonra buna annemin de ölme riskine karşı geliştirdiğim korku eklendi ve sonunda en büyük korku geldi. Bu korku beni çocukluğumuzun geçtiği o uzun, yarı çıkmaz sokakta buldu. Ya hiç ölmeyeceksem, dünyada ölmeyecek tek insan ben olacaksam diye korkmaya başladım. Sokağın uç kısmındaki küçük bakkal dükkânının hemen yanında metal bir elektrik direği vardı. Pazarcılık yapan Şeho adında da bir adam… Gerçek adı ne olabilirdi ki Şeyhmuz filan mı? Genç, incecik, upuzun bir adamdı Şeho. Simdi düşünüyorum da inceliğini lanet keşliğine filan borçludur, Her neyse bu adamın kırmızı, kıpkırmızı bir Dodge kamyoneti vardı.

 

İhsan araya girerek ‘’Sahi sen kırmızı dışında başka bir renkte Dodge gördün mü?

 

’Hayır, görmedim, üstünde ‘’remzi hikmete mahsustur’’ yazan bir siyah Reno vardı bir de…’’

 

‘’ Yine bizim sokakta, öyle mi?’’

 

‘’Evet, yine bizim sokakta, aslında araç onu kullananın değilmiş. Aracı kullanan adam belediyede çalışıyormuş, resmi hizmete mahsus bir arabaydı bu Reno. Ben neden, tuhaf hep yanlış okurdum. Remzi ne alaka derdim de yanlış okumaya devam ederdim. O arabayı ne zaman görsem kardeşin Remzi gelirdi aklıma, üşenmez evinize kadar gider onu uyandırır, sokağa çıkarırdım. Onu uyandırırdım; çünkü Reno öğlen yemeği saatinde adamın öğle molası için evine geldiği saatte girerdi sokağa, annen de Remzi’yi öğle sıcağından korumak için uyuturken, ben avluya dalar onu yataktan kaldırırdım.’’

 

‘’Remzi de burada, o da tersanede çalışıyor, evlendi, geçtiğimiz kış onun da bir çocuğu oldu. Akşama onu da görürüz.’’

 

‘’Ayağı hâlâ aksıyor mu?’’

 

‘’Evet, ama belli belirsiz’’

 

‘’Üzgünüm.’’

 

‘’Çocukluk zamanlarınızdı. O günlerde böyle şeyler sık sık olurdu. Üzülme senin suçun yok.’’

 

‘’Kaza benim yüzümden olmuştu. Babam bunu hiçbir yerde söylememem için beni tembihlemişti.’’

 

‘’Ama herkes biliyordu.’’

 

‘’Annen bir küçük çay kaşığıyla yaralı dudaklarının arsından su içiriyordu ona, ölecek diye çok korkmuştum.’’

 

‘’O gün ne olmuştu da kaza olmuştu. Remzi’yi uyandırdın ve sokağa çıkardın.’’

 

‘’O gün bir şey olmadı, en azından Remzi ile ilgili hiç bir şey olmadı. Remzi’yi yanıma aldım, sokağa çıktık.  Güneş gökyüzünde durmaksızın gürleyen bir şimşek gibi çakarken, sokağın asfalt zemini ateş gibi yanıyordu. İşte o an, sokağa çıktığımız tam o anda Reno kırmızı Dodge’la karşılaşıyordu. Şeho alkollü ve görmüyor, Reno panikliyor ara sokağa giriyor. ‘’Hocaların’’ bahçesine çıkan yol aralığını bilirsin. Bizim Şeho’nun Dodge’u da bir metal elektrik direğine tosluyor, direk öyle biçimli yamulmuştu ki sanki dansın en güzel yerinde belinden kıvırmışken, tam o anda elastiki biçimde esneyerek durmuş ince bir kadın gibiydi. Gördüğüm en güzel kadın endamıydı. Hâlâ da öyle… İşte o direği ne zaman görsem, bir kenar mahallede dans ederken eğilen bir metal direği asla yenisiyle değiştirmeyeceklerini, direğin eğilmiş halinin sonsuza dek öyle kalacağını ve tıpkı benim de o direk gibi hep var olacağımı düşünüyor korkuyordum. Ben insanlık tarihinde bir bilinmeyen nedenle ölümsüz olan tek çocuktum ve hep öyle kalacaktım. Sonra intihar etmeye karar verdim.’’

 

‘’80 yaşında.’’

 

‘’Evet, 80 yaşında, yani benim inancım bu, ben yapmadıkça ölüm bile beni umursayarak gelip almayacak. Çocukken kafası, eli, ayağı kırılan çocuklar vardı İhsan, hatırlasana. Ben hep sapasağlamdım. Bana hiçbir şey olmadı, ne bir trafik kazası ne çatıdan düşme… Hiçbiri olmadı, pek öyle kavga bile etmezdim. Bir kaçınılmaz kavga varsa, ne yapar eder onu kendime göre bir kurala bağlar, kavgayı bir an önce ve en az zararla kapatma yoluna giderdim. Yusuf’larla kavgayı anımsıyorum, Yusuf, tilki gibi bir çocuktu. O zamanlardaki kahramanımız Cüneyt Arkın’a benzeyen, atı ve atına bağlanmış ahşap arabasıyla nakliye işi yapan ‘’at arabacı’’ bir abisi vardı.

 

‘’ Cevdet abi !’’

 

‘’Evet Ceco’’

 

‘’Dört kişiydik kavga edilecekti ve Yusuf bana düşmüştü. Yazı tura mı attık. Yusuf niye bana düşmüştü ki… ‘İlk kim diğerinin karnına yumruk atarsa kavga bitiyor’ diye kural koydum. Çünkü kavga bir an önce bitsin istiyor ve daha fazla hırpalanmak istemiyordum… Yusuf karnıma öyle bir yumruk atmıştı ki nefessiz kaldım o lanet güneşin altında, ördekli evin arkasındaydık, yere çöktüm. Üstündeki çakıl taşları güneş altında parlarken yüzeyi de ateş gibi yakan sarı toprağın üstüne kapaklandım. Toprak değil de beton zemin olsaydı daha az acı çekerdim belki, o toprak yol güneşin altında nasıl mide bulandırıcı bir can sıkıntısı ve anlamı olmayan bir hayatın insanın iç organlarını bile kanırtan simgesi olmuştu ki. Bana, ne çocukluğumda ne yetişkinlik hayatımda hiçbir şey olmadı, ben kendime zarar vermedikçe dünya da zaman da bana zarar vermeyecekti. Biliyordum. Sadece arada böyle karnıma yumruk yerdim, hepsi buydu.

Ölümümü garanti altına almak zorundaydım, kendimi öldürmeye karar verdim 80 yaşında öleceğim yani, daha önce değil. Çünkü bunu ben yapacağım.

‘’ Aklında hâlâ bu tuhaf düşünceleri taşıyorsun, seni böyle görmek, bunu nasıl karşılarsın bilmiyorum ama üzücü.’’

’Neden üzücü olsun ki, ben böyleyim İhsan, başka birini mi oynayayım, ben maalesef buyum.’’

Bir fiyasko olduğunu lafta değil, gerçekten böyle düşünüyordu. Maalesef derken bunu içtenlikle söylemişti.

‘’Yolda, aklıma şu bizim çocuk yaşta ölen, hayatımız boyunca da büyümeyecek olan arkadaşımız Mehmet geldi.’’

‘’İşte burası Kasaba Marinası!’’

‘’Söylendiği kadar varmış. Çok güzel, harikulade görünüyor.  Zarafet, doğa ve zenginlik uyumu gibi…’’

‘’Ailen mahallenin en zengini olmasına rağmen sen zenginliği sevmezdin, şimdi güzelliği tasvir ederken sıfat olarak kullanıyorsun.’’

‘’Ama öyle, sence de zenginlik akmıyor mu bu marinadan.’’

‘’Aynen öyle dostum aynen öyle, marinadan zenginlik akıyor ve bu zenginlik hiçbir zaman çocuklarımızın olmayacak.’’

‘’İnsan kendisi için istemese bile çocukları için böyle şeyler isteyebiliyor, neden olmasın kim bilir belki bir gün olur. ‘’

Kıyıya doğru yürürken, bir kahvehane bulup oturdular.

İhsan ‘’Madem eskiyi konuşuyoruz. Şu çocuk, Mehmet… Bunca yıl hiç aklımdan çıkmadı, hem de hiç, tek bir gün bile.’’ (Yüzünü dehşetli bir ifade almıştı, gözleri ışıl ışıl olmuş, duyduğu korkuyu etrafına yayıyor, korkusuyla korkutuyordu.) ‘’Onunla ilgili en çok neyi merak ediyorum biliyor musun? Mehmet’in 12 yaşındayken su kanalında boğulduğu sanılmıştı. Dalgıçlar aramıştı onu, bütün mahalle seferber olmuştu, hiç değilse cesedine ulaşabilmek, ölü bedenini görebilmek için. Çünkü birinin ölümünden daha üzücü olan şey, öldüklerinden emin olunan bu insanın ölü bedeninin kayıp oluşuydu.

‘’Onu çok net hatırlayamıyorum’’ diye karşılık verdi beriki. ‘’Mehmet…’’ diye birkaç defa yineledi çocuğun adını. Düşünüyor, hatırlamaya çalışıyor gibi davrandı. Bu anlama yorulacak birkaç yüz ve beden hareketi yaptı, işaret parmağını burnunun ucuna, oradan şakağına, alnına filan götürdü. Hatırlamaya çalışan bir insanın inandırıcılığını duyuran tuhaf ses efektlerinden çıkardı. Belleğinde onunla ilgili daha fazlasını bulmaya çalışıyordu. Sonunda bir şeyler buldu. ‘’Mehmet, mahalle okuluna, ilkokul yıllarımızın son iki yılında dışarıdan gelmişti.’’

 

İhsan karşılık verdi:

 

‘’Onun nereden geldiğini bilen yoktu. Zekâ özürlüymüş gibi görünüyordu. Esmer, gözlüklü, silik bir çocuktu. Hiç kimsenin yaşamadığı şeyleri yaşamıştı. Ölümü gören tek insandı benim için ve gördüğü şey hiç de öyle göz ardı edilecek şeylerden değildi. Ne görmüştü ki bütün mahalle o çocuğu konuşmuştu o yaz boyunca… Kimse bilmez.’’

 

‘’Aslında boğulmamış, mahalleden arkadaşlarıyla sulama kanalında yüzmeye gitmiş ve akıntıya kapılmış, bir süre çırpınmış, derken gözden kaybolmuş, dibi boylamış, bir sürede suyun altında seyirmiş. Biraz su yutmuş, birkaç dakika nefessiz kalmış filan, kalbi de durmuş bir süre…’’

 

‘’Tamam, ama bu ölmek değil mi?’’

 

‘’Değilmiş demek ki, çocuk ölmemiş. Ya da ölmüş ve geri dönmüş, seç birini.’’

 

‘’Ölmüş olsa geri dönemezdi, nefes alamıyor ve kalbi durduysa da ölmüş olması gerekiyor, bilemiyorum.’’

 

‘’Bütün mahalle onun yaşadığı evin lanetli olduğuna inandı. Çocuk eve getirildiğinde bahçedeki büyük ceviz ağacı kurudu. Evdeki tüm canlılar; böcekler, karıncalar, bahçedeki kuşlar, hamam böcekleri ve onların yavruları, evin üstünde yer alan gökyüzü parçasının o bölümünden geçen kuşlar, yapraklar, çiçekler, çimenler hepsi ölmüşler. Çocuğun eve getirildiği günün akşamüstünde birkaç dakika içinde olmuş bunlar. Her şey ölmüş. Dalgıçlar çocuğu sulama kanalının 5 metre altından çıkarmışlar. Sonra suni teneffüs, kalp masajı ya da elektro şok filan yok. Çok sürmemiş, çocuk kısa sürede kendiliğinden uyanmış, öyle ağzında yuttuğu suları filan fışkırtarak değil,  bayağı uyanmış yani, yataktan kalkar gibi, öyle uykudan kalkmış sanki’’

‘’ Peki, ne görmüş o uyku sırasında?’’

 

‘’O an öyle bir şey görmüş ki, bunu olaydan 2 yıl sonra intihar etmeden önce bir kâğıda not etmiş. Babasına postalamış. Olaya bak, duy da inanma. Çocuk intihar edip öldükten bir hafta sonra babası postayı alıyor ve eve giriyor, tabancasını çıkarıp tekrar dışarıya çıkıyor. Bahçeye. Bahçedeki kurumuş ceviz ağacını izliyor uzun uzun. Yan komşunun dediklerine bakılırsa, adam avlunun ışığı yüzüne vururken gece yarısına kadar kımıldamaksızın ağacı izlemiş. Saatler sonra, sabaha karşı, komşu kadın, gece vardiyasından dönen kocasına üst kattaki dairenin kapısını açarken onunla göz göze gelmiş. Adamın ağaca bakmayı bırakarak, öyle korkunç, tanımlayamadığı ucube bir ifade ile kendisine sırıttığını görmüş ki kadın – o anı başkalarına: ‘’sanki o an içime büyük bir buz kütlesi attılar ve her şey buza dönüştü ama ben alevler içinde cayır cayır yandım.’’ diye anlatmış.

‘’Sonrasını biliyorum. Adam o tuhaf, ürperti yayan sırıtıştan sonra kalbine ateş etmiş.’’

‘’ Sonrasını biliyorsun işte.’’

İkisi bu uzak kıyı kasabasında yirmi beş yıl öncesine dek gittiler, ölüleri konuşuyorlardı.

Sinirlenmişti, kravatını çözdü, cep saatini çıkarıp baktı, saat sekiz, akşam olmuştu. Marinadan kimi tekneler açılır gibi yapıyor, gözden kaybolmadan kısa bir tur atıp yine dönüyorlar, kimileri açılıyor, gidiyor, uzaklaşıyor, geri dönmüyorlardı. Hava kararmış ve soğumuştu. Yağmur yine başlayacaktı anlaşılan. Cep saatini yerine koyarken:

 

’Lanet çocuk, silik, gözlüklü, uzak şehirden gelen ibne, babasını da kendini de yedi bitirdi. O gün o boğulma sırasında ne gördü bilmiyorum, doğrusu bilmek de istemiyorum.’’

 

‘’Bilmediğin bir şey var. Mahalledeki tüm hasta yaşlı kadın ya da adamlarla arası iyiydi bu küçük çocuğun. Olaydan sonra tuhaf bir özgüven kazanmıştı. Yanlarına gidiyor, onlarla hasta yataklarının yanı başında saatlerce konuşuyordu. Bu yaşlı, hasta insanlar da göksel bir huzura kavuşmuş gibi onu dinliyor ve çoğu bırak dua etmeyi, tanrıya filan küfürler savurarak kendilerini ölüme coşku içinde bırakıyorlarmış. Onunla konuştuktan sonra hiçbiri hastalık tedavisini sürdürmüyor, ölüp gidiyorlarmış. Tuhaf tabii…’’dedi İhsan ve devam etti anlatmaya:

 

‘’Babası onu kendini asmış halde bulmuş, hem de ne bulma! Adam akşamüstü eve geliyor, ışıklar kapalı. Oğlunu arıyor karanlıkta, sonra ışıkları açmak için düğmeye basınca sigortalar atıyor.  Koridorda yürürken çocuğun ayakkabılarını omzunda hissediyor, karanlığa alışan gözlerini yukarıya kaldırdığında çocuğu görüyor, ağzı açık, dil dışarıda, salyaları akıyor, mor, mosmor bir yüz ve ipin kestiği kırmızı, kıpkırmızı bir boyun, 14 yaşında kendini asmış bir çocuk…’’

‘’Neyi merak ediyorum biliyor musun?’’

‘’Çocuğun sulama kanalının dibinde, bilincini kaybettiğinde ne gördüğünü mü? Yoksa babasına bıraktığı notta ne yazdığını mı? diye soruya yeni bir soruyla cevap verdi İhsan.

‘’İkisi de aynı şey sonuçta.’’dedi beriki.

‘’Nasıl yani.’’

’’Birini merak edince diğerini merak etmek, ilkinin doğal sonucu yani.’’

‘’Eh!’’ anlamına gelen bir yüz ifadesi sergiledi İhsan.

‘’Orada ne gördüğünü, notta ne yazdığını hiç kimse bilmiyor sen de düşünme.’’diye ekledi ardından ve devam etti konuşmaya:

‘’Ben ‘’kendini asmak’’ fikrini tuhaf buluyorum, külfetli bir intihar yolu yani. Kendini asmaya karar veriyorsun, istersen vazgeçebilirsin ancak ısrar ediyorsun. Öyle her ipi kullanamazsın, bu yüzden uygun bir ip arıyorsun. O arayış sırasında kolaylıkla vazgeçebilirsin ve olması gereken de bu, ama vazgeçmiyorsun. O lanet düğümü atmak, ipi hazırlamak kolay iş değil. En az 20 defa vazgeçme şansın ve fazlasıyla zamanın oluyor ancak yine vazgeçmiyorsun, en sonunda sandalyenin üstüne çıkıp ipi boynuna geçirdiğinde vazgeçmek ya da geçmemekle ilgili bir seçeneğin kalmıyor. Tek bir seçenek, zorunlu seçim seni bekliyor. O da sandalyeden inmek ve vazgeçmek. Çünkü ölümle yüz yüze göz göze geliyorsun. Ama sen hâlâ devam ediyorsun. Nasıl bir piç kurusu bu kadar kararlı olabilir, işte bu, kafamı yıllardır fena halde kurcalıyor. Bütün bu evren neden ve nasıl var, tanrı kim filan soruları… Bütün bu eski sorular Mehmet’in henüz çocukken kendini asma kararlılığının gizemi yanında hiç kalıyor.’’

 

‘’Peki, sence o suyun altında ölüme dokunduğunda ne görmüş olabilir, beyaz ışık filan mı?’’

 

‘’Dalga geçme.’’diyor İhsan ‘’Her ne gördüyse biliyor olsak biz de onun yanında olurduk, öyle değil mi? Babasının ölüsünü bahçeden aldıklarında adamın cebinden bir mektup zarfı çıkarmışlar kandan sırılsıklam olmuş ve okunmuyormuş. Mektupta ne yazıyordu bilmiyorum. Ama çocuk kendini asmadan birkaç hafta önce çocukken yaşadığımız o evin bahçesine girmiş. Elinde bahçeyi sulamak için kullanılan yeşil bahçe hortumu kendi bahçesindeymiş gibi geziniyormuş. Hortumun ucunu bahçenin çeşmesine takmış, suyu açmış, dut ağacının dibine oturmuş, sırtını da ağaca yaslamış. Ne keyif! Çocuk bahçeyi suluyormuş. Sulamaktan öte bahçeyi suyla doldurmaya çalışıyormuş. Annem görmüş onu. Çocuk donuk gözleri ve sessiz sırıtışıyla öyle korkutucu görünüyormuş ki,  seslenememiş, korkmuş kadın.  Yine de onu izlemeyi sürdürmüş pencerenin ardından dakikalarca. Hem de korkudan buz gibi kesilerek. Çocuk uzun bir zaman sonra ayağa kalkmış, bahçenin su biriken bölümlerinden birine yürümüş. ‘’Bunlar yıkanmaz, yıkanamaz, bu mümkün değil, bunları temizleyemem.’’ diye bağırmaya başlamış. O an korkusu geçmiş kadının, sessizlik sona erince onun birdenbire sadece bir çocuk olduğunu fark etmiş. Bahçeye koşmuş, çocuk ateş gibiymiş, elindeki sular kaynıyormuş, bütün bahçeden buhar yükseliyormuş, Anneme sarılmış, ‘’ben suyu yıkayamam, bir bahçe hortumu ile bir okyanusu yıkamam isteniyor, bütün okyanusu bahçe hortumunun altında temizlemem gerekiyor.’’ demiş, sonra gülerek kaçıp gitmiş. Bahçeden tam çıkarken annemin gözlerine öyle bakmış ki kadın korkudan küloduna yapmış oracıkta. Anneme sadece ismiyle seslenmiş bir yetişkin gibi bağırmış ona, buraya bak Mesture! Buraya bak, bitti, sona erdi. Her şey bitti! Yüzünüzü örtün ve bekleyin, sakın gözlerinizi açmayın. Hiç kimse ‘’bir bahçe hortumuyla hiç kimse okyanusları yıkayamaz’’ diye kükrer gibi bağırmış. Sonra da defolup gitmiş piç kurusu, çocuk öldüğünde, annem ‘’artık güvendeyim’’ diye düşünerek bahçeye ancak o zaman inebildi. Çocuğun sırtını yasladığı dut ağacı ve üstüne oturduğu çimenler çoktan ölmüşlerdi.

 

İhsan uzunca bir iç geçirdi sözleri bitince. ‘’Sigara içmeye çıkalım mı sonra da eve gideriz. Cemile ve çocuklar bizi bekliyor. Senin için börek yaptı kızcağız. Yememek olmaz.’’dedi.

 

‘’Yeriz elbette, bayılırım ev yapımı böreğe, patatesli mi?

 

‘’Yahu ne düşünüyorum bak, kadıncağız… Karım Nurdan, bu aralar tersanedeki bu kazalardan da etkilenerek sık sık öleceğimden korkmaya başladı. Sen ölürsen buna dayanacak gücü bulamam, sensiz bilmiyorum ben ne yaparım, bir gün bile yaşayamam. Öldüğünde içimde kuşku duymayacağım tek istek, seni yeniden görme isteğim olacak. O gün geldiğinde biliyorum seni bir kez daha görebilmek için her yolu, her hurafeyi, her korkunç yolu deneyeceğim. Bunu daha şimdiden biliyorum. İstediğim şeyin bir mucize olduğunu bilmediğimi mi sanıyorsun. Diğer şeyleri nasıl biliyorsam bunu başaramayacağımın da farkındayım…  O gün geldiğinde çocukların varlığı beni intihar etmekten alıkoyar mı bilemem filan’’ diyor.

 

‘’Kadın haklı oğlum, seviyor seni.’’

‘’Tamam, seviyor da…’’

‘’Bahanen yok İhsan! Kurcalama, dikkat et kendine.’’

‘’Ölmeyeyim değil mi?’’

‘’Şimdi de sen mi alay ediyorsun?’’

İhsan ‘’Yok beyim senin karşında ne haddime.’’dediğinde ikisi gülüştüler.

 

Önceki gece yine bu konu açılınca nereden geldi aklıma bilmiyorum ama ona şöyle dedim. Tıpkı senin gibi konuştum:

 

‘’Ben öldüğümde, biliyorum sen beni özleyeceksin ve katlanamayacağın kadar dehşetli bir duygu, ruhunun derisini kutusundan yeni çıkarılmış ışıldayan jiletlerle doğrar gibi soyacak. Ruhunu bir jilet gibi dikine kesen bir özlem duygusu beni görme arzunu çoğaltacak ve bu arzunu bir saplantıya dönüşecek. Sonunda ellerinle bile dokunabildiğin bir saplantın olacak ve bu yüzden bir amacın… Fizik ötesi – karanlık bir günün geç saatinde, gecenin tekinsiz geç yarısının ürpertici öğle vaktine dönüştüğü anda daha da koyulaşan bir amaç, yine bu yüzden ölümcül… Sonra ben bir gece eve geleceğim. Kapıyı gizlice kendi anahtarımla açarak içeriye gireceğim. Girmek ne kelime bir hayalet gibi süzüleceğim eve. Sen uyuyor olacaksın. Ev de karanlık olacak, sen ışıkta uyuyamazsın. Yatak odasının karşısındaki buzdolabının kapısını açacağım. Onun ışığıyla göreceğim yolumu ve yüzünü. Seni uyandırmamak için başka bir ışık açmayacağım. Sen o an bir bahaneyle uyanacaksın, yüzünü çevirecek bana bakacaksın. Beni çok özlemiş olan sen, gözlerini daha da açmak yerine kısacaksın. Sana gülümseyeceğim, gözlerim parlayacak, sen korkudan buza dönüşecek, ateş gibi yanacaksın. Gün ağarıncaya kadar gözlerini bir daha açamayacaksın. Çünkü ölülerden herkes korkar.

Bülent Uçar





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri