Monday 10th December 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” LİLİ, KIRIK BİR KALP ya da MUTLAK MASUMİYET ”

Bülent Uçar ” LİLİ, KIRIK BİR KALP ya da  MUTLAK MASUMİYET ”

 

________________

Lili, onun gerçek adı değildi. Ona zaten kimse gerçek adıyla seslenmezdi. Ve bu nedenle, ona yapılan tüm övgüler değersiz, onun sakarlığıyla başına açtığı tüm utanç verici haller de onun için hiç sorun olmaz gibi gelirdi bana. Çünkü her şeyi Lili yapmış olurdu ya da o utandırıcı olaylar Lili’nin başına gelirdi. Büyük bir futbol sahasının arka kısmındaki ‘’göçmen evleri’’nden birinde yaşıyordu ailesiyle ve ağır akıl sorunları yaşayan bir erkek kardeşi vardı. Sümüğünü cebindeki mendile silmeyi bile unuturdu çocuk. Koluna siler, kolunu da sokağın orta kısmındaki çeşmede yıkardı, sümük orada kuruduktan biraz sonra. Ablası, ona ‘’Bunu neden yapıyorsun? Mendilin var, onu kullan’’ dediğinde de, aklı, sanki bin yıllık bir uykudan uyanır gibi hareket etmeye başlar ve peltek diliyle şu cevabı verirdi: ‘’Yaa, öyle mi Lili Hanım, hah haaa! Demek mendile silmeliyim, öyle mi? Mendile sileyim de sümüklü mendili gün boyu cebimde mi taşıyayım. Koluma siliyorum, yıkıyorum, geçip gidiyor, taşımak zorunda kalmıyorum.’’ Lili de bu cevap karşısında sessiz kalıyordu. Sonra, ben ne zaman o sokaktan geçsem, bu çocuk evdeyse pencereye çıkar, sokaktaysa peşime takılır, aynı şeyi, aynı melodi ve uyumla söyler dururdu: ‘’Lili sana aşık, Lili sana aşık…’’ İnsanlık tarihindeki en uzun ve en yavaş yürüyüş başlardı o zaman, tüm hızlı olma çabama rağmen, sanki bir rüyadymışım gibi hızlanamaz, sokağın dışına bir türlü çıkamazdım. Çıktığımda da bir iki defa daha yankılanır ve uzaktan gelirdi o ses. ‘’…Lili sana aşık…’’

Öyle sanıyorum ki laneti Lili başlattı. Lili’ye hiç yaklaşmadım. 19 yaşına geldiğinde evlenmiş, mutsuz olmuş. Sonra ayrılmış ya da adam bir kazada ölmüş. Bilmiyorum. Erkek kardeşi de bilinmeyen bir nedenle intihar etmiş. İntiharına da kaza süsü vermiş. O gün yanında olan arkadaşı yemin ederek anlatıyordu: ‘’Bugün ölmem gerek dedi, suya atladı. Kendini öldürdü.’’

Ama ailesi ve polisler aynı ifadeyi yazarak dosyayı kapatıyorlardı. O sulama kanalında, yılda belki 7 ya da 8 olay yaşanırdı böyle. Suya, serinlemek için giren çocuklar boğulur giderlerdi. Lili’nin kardeşi de öyle ölmüştü, onlara göre.

Lili’nin evlenmesi ve ayrılması 3 yıl içinde olup bitmişti ve ben, tüm o tarihlerde sürekli terk edilip durdum. Aşkta hiç şansım olmadı. Sonra bir ara mutlu olmaya başladığımda ve terk edilmediğimde de ölümcül bir şey bulaştı ruhuma, bir parça da bedenime. Bu hiç şüphe duymuyorum, onun lanetiydi. Kurtuluş yolu yoktu. Ya onu bulup, bir süre sevgilisi olacak ve laneti kaldırmasını isteyecektim ondan ya da ölüp gidecektim.  Gün boyu bunları düşünüp durdum. Ne zaman uyuduğumu hatırlamıyorum. Uykumun gelip gelmediği konusu da belirsiz, ama uyku bölündü, bu mutlak

Gecenin üçünde uyandığımda, televizyon hâlâ açıktı ve bu, her şey yolundaymış, korkacak hiçbir şey yokmuş gibi hissettirmeye yetiyordu. Yine de uyumak istedim, uyanmam gereken saate 3 saat daha vardı. Gözlerimi sıkıca yumdum, uyku oraya yerleşsin ve bir daha çıkmasın diye. Ama görmeye ve uyanık kalmaya devam ediyordum. Kapalı göz kapaklarımın ıslak iç yüzeyine bakıyordum. Gözlerimi alamıyordum bu görüntüden. Var olmayan bir gözyaşı sağanağı vardı orada. Akıp duruyordu aşağı doğru, ama kapaklar öyle sıkı kapalıydı ki dışarı sızmıyordu o sağanak. Gözlerimi açmadan doğruldum. Sırtımı ahşap karyola arkalığına dayadım. Televizyondan yükselen ışık ve seslerin farkındaydım. O sırada,  hafızamın orta yerindeki ışık yandı ve unuttuğumun bile farkına varamayacak denli arkaya itebildiğim bir görüntü süzüldü ışığın altına ve cüretkârca belirdi. Bir kadının mide bulandıran sırıtışı, o sanıyordu ki kimse farkında değil, ama gerçek oradaydı. O da arkasına şaka olsun diye takılmış kuyruğun farkında olmayan biri gibiyi. Farkında olmamasının o kuyruğu kimsenin görmediği anlamına gelemeyeceğini idrak edemiyordu. Ama atılan kahkahalar onun aleyhineydi. Ne zaman görsem o sırıtışı, kaçacak yer ararım. Bazen bulamam, ama gece vaktiydi, televizyon açıktı ve sığınak oradaydı. Gözlerimi açtım. Birer damla gözyaşı hiç hüzün yokken sırf fiziksel nedenlerle dışarı attı kendini, yarı kuru çapakların arasından.

 

Televizyondaki kanalların neredeyse tamamında gündüz programlarının tekrarı vardı. Eski bir türk filmi bulsaydım, her şey yoluna girerdi. Bir mucize aradım. Ömer Kavur’un ‘’Akrebin Yolculuğu’’ adlı filmini bulma umuduyla kumandanın tuşlarına bastım. Yerel bir televizyonda B sınıfı eski bir Amerikan filmi vardı. Durdum. Gördüğüm şey ve aklıma takılan düşünceler saatin 4’e doğru hızlanmasına neden oldu. Filmdeki oyunculardan hiçbiri tanıdık değildi. Film, muhtemelen 70’li yıllara ait, düşük bütçeli, hatta neredeyse bütçesiz filmlerdendi. Oyuncuların hiçbiri para almamış ve filmin teknik ekibi ücretsiz filan çalışmıştır. Düşüncelere engel olamıyordum. Sayıp döküyordum. Bir önceki sahnede görünen şu sarışın genç kadın, gerçekte garson, rol kapmaya çalışırken, geçimini bu işle sağlıyor. Çalıştığı yol üstü lokantasına, bir öğle vakti, takım elbiseli bir adam girer. Kıza, ‘’Filmlerde oynamak için mi buradasın?’’ diye sorar, kız da gülümseyerek karşılık verir. Adam için bu yeterlidir. Filmin sahtekâr yapımcısı… Kız, ne olduğunu anlamadan kendini bir sette bulur ve senaryoyu okumadan ne isteniyorsa onu yapar.  Film, bir şekilde tamamlanır. Kız garsonluğa döner. Takım elbiseli adam bir süre sonra, dolandırdığı biri tarafından bıçaklanır, ölümden döner. Tamamen bir hiç için yapılmış, hiçten daha belirsiz, daha çok yok’lukla örülü bir film. Eğer yaşıyorlarsa, oyunculardan hiçbiri hatırlamıyordur filmi. Personelini beş para ödemeden çalıştıran yerel bir televizyon kanalının kebap kokan arşiv odasındaki ölü böcek atıkları ve tozlar arasındaki raflar üzerinde beş para etmez şeylerin orta yerinde boşunalığı ve yaşamanın kısmen değersiz yanını belgeler gibi duruyordu film. Ve gece vakti, yayın odasında uyuyan hevesli çocuk tarafından raftan rastgele alınarak yayına sürülmüş olmalıydı. ‘’Bir gün hepimize ve özellikle bana olacak olan da bu – o film gibi olacağım ve var olan her şey ona benzeyecek. Laura Branigan, Bon jovi, Modern Talking, Fight Club, Böyle Buyurdu Zerdüşt ya da Dark Knight bile onca görkemine rağmen haklarında konuşulmadıkça yok, sanki hiç var olmadılar. Sonuç: Eylemsiz kal. Hiçbir şey yapma. Yapma fikri dürttüğünde seni, gözlerini kapa, kapakların iç yüzeyini izle ve eyleme geçme arzusu ruhunu terk etsin diye dua etmeye başla.

Bir süre daha uyumuşum, kendiliğinden gelmiş uyku. Uzaktan duyulan bir şarkı sesine uyandım. Sırasını bilmiyorum, önce uyanmış, şarkıyı da uyanınca duymuş olabilirim. Jay Jay Johanson söylüyordu: ‘’Far away’’ İnsanın başına gelebilecek en kötü 1000 şeyden biriydi. Kötü günler geçirirken ve trajedi yanı başındayken böyle bir şarkıyla uyanmak. Şarkının bulunduğu albüm, adı ‘’Poison’’

İnsanlığın sanata dair üretim yaptığı tüm tarih boyunca, ortaya çıkarılmış en karanlık eser, öyle sanıyorum ki Jay Jay Johanson’un ‘’Poison’’ adlı bu albümü. Siyanürden daha güçlü, daha öldürücü bir kütle, birkaç ay dinleyip de ruhuma kızgın zift enjekte ettikten sonra, elden çıkardım, başkasına verdim uyararak. ‘’Eğer odana karanlık bir şey saldırırsa, albümü kır, parçala ve en yakın kanalizasyon şebekesinden içeri yolla.Yok et’’ – ‘’Tamam’’ dedi. Aldı. Kayboldu. Sonra ne olduysa oldu, Jay Jay Johanson, karanlığı gizlemeye çalıştı. Önce,  eski bir şarkısını yeniden düzenleyerek ışıltı kazandırmaya çalıştı kapkara zifte – sonra, ‘’On The Radio’’ şarkısına eğlenceli bir video çekti, ama kimi kandırıyordu ki en eğlenceli, ışıltılı koşulda dahi sağından solundan akıyordu, kapkara kızgın zift.

Sonunda sabah olmuştu ve korkacak bir şey kalmamış gibi görünüyordu. Hiç uyumamıştım, uykudayken kontrol bende değil, her an her şey olabilirmiş gibi hissediyor, korkuyordum. Uyanıkken ve nefes alıp verdiğimin farkındayken bu hiç sona ermeyecekmiş gibi geliyordu. Ölüm sanki oradaydı. Gözlerimi kaçırdığımda hareket eden büyük bir pusu, görkemli yok edici, ilahi kesinlik ve milyon yılda bir tıkırdar gibi görünürken, uyuduğumda her an ilerleyen dev dişli.

Bülent Uçar

 

 

 

 

 

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri