Monday 10th December 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” KENDİLİĞİNDEN, MUTLAK IŞILTILAR ”

Bülent Uçar ” KENDİLİĞİNDEN, MUTLAK IŞILTILAR ”

1

________________

 

Öncekiyle sonrakini, geçmiş olanla şimdiki ve gelecek olan gerçeği birleştirdiğimde, her şey nasıl da değerli bir anlam bütünlüğü içeriyor. Ancak ilk parça – başlangıç – kayıp. O, olmayınca, sonraki gerçekler, anlamsızlaşarak, değer kaybı yaşıyor.

Tüm varlık ve var oluş evreni,, sonra kişisel yaşamlar bu nedenle anlamsız. Başlangıç ya da doğum anı ve o ilk günler kayıp olduğu için…

 

Öğleden sonra, binanın dışında, her bahçe, sokak ve beton parçası güneş altında neredeyse yanıyorken, bina içindeki tüm koridorlar, gölgede ve serindi. Beş kişiydik Çok gençtik ve soru şuydu: ‘’ Bizi, tüm insanları birbirine bağlayan, kardeş, hiç değilse çok yakın arkadaş yapacak gerçek ne?

Cevap verdik: – Ortak ırk, din ya da tarih ya da ülke değil. Ortak bir düşünce, dünyanın berbat, hayatın yaşanmaya değmeyecek denli sığ, insanların tanışmaya değmeyecek kadar bulantı duyurucu, hiçbir amaç ya da eylemin gerçekleştirmeye değmeyeceğine olan derin inancımız, bizi birbirimize en güçlü duygularla -–sevgiyle – bağlıyor.

 

Giriş

Telefondaki kızın sesine bakılırsa 19 yaşındaydı, Kumraldı, gözleri elaydı. Ve sanırım, lise yıllarında, okulun karşısında, adı Pink olan kafeden çıkıp derse gitmişliği filan pek azdı. Sağ elimdeki ahizeden onun muhtemelen sağ kulağına doğru söylediğim onca şeyden sonra, o kendine özgü gülümseme gülüş arası neşesiyle ‘’ Yaaa bu çok güzel.’’. demesi beni üzmedi ama canımı sıktı. Ne beklerdim ki? Ne söylese beni mutlu ederdi? Yani bilmiyorum ancak anladığını hissettirse hiç fena olmazdı.

 

Ona, nesnelerin bir niyeti, entrika kabiliyeti ve kumpas gücü olduğunu, duygu ve korkutucu düşünceleri olduğunu, söyledim ve iki ya da daha fazla nesne bir araya gelerek insanın canına okuyabilir, filan dedim. Bunları söyleyerek iyi de ettim ancak aklımdaki asıl düşünce başkaydı. İnsan her şeyin ölçüsüdür, diyen Protagoras’ın yanıldığını düşünüyordum. Öyle her şeyi, her değer sıfatını biz belirlemiyoruz. Para, mesela, kendinde, kendiliğinden bir ışıltıya, değere sahip, nerede karşılaşırsan karşılaş, o, ne halde olursa olsun, değeri kendinden hasıl olan nesneler kategorisine ait…

Epey önce,

Yıl, öyle sanıyorum ki hayatımın en kötü yıllarından biriydi. Çünkü pek emin olamasam da Şeytan’la beş ya da yedinci defa tanışıyordum ve artık usanmıştım. Öyle usanmış ve korkmuşum ki, hayatımda bulunan her ne varsa hiçliğe salıvermeye karar vermişim. Bundan haberim bile yok ama onları sağda solda sersefil görünce, bu kararı bir süre önce almış olduğuma kanaat getirdim.

Günde üç paket sigara içiyor, sadece bu sayede nefes alabiliyordum. Market alışverişleri sonrası, kasadan geçerken, sigara almamışsam, kasiyer kız uyarıyordu.

 

Çok pis yaşıyordum. Temizliğin önemi yoktu. Hiçbir şeyin önemi yoktu. Belki sadece meleklerin vardı. Onlar da görünürde yoktu.

Bir evde uyuyor, uyanıyor, sonra, bunu hep tekrar ediyordum. Koridordan geçip odamın kapısını açmaya çalışıyordum. Açmakta zorlanıyordum. Çünkü kapının ardı, giyip kirlettiğim ama yıkanması gerekliğine inanmadığım kirli kıyafetlerimle doluydu. Her sabah, dışarı, içlerinden en az kokanını seçip giyerek çıkıyordum ama yine de etrafımdaki herkesten daha güzel – daha iyi ve mis kokuyordum.

 

Bir öğle vakti, onları yıkanması için çamaşır makinesine atmaya karar verdiğimizde, hepsini kucakladım, kollarımın arasında iyi mi kötü mü olduğuna karar veremediğim bekletilmiş kendi kokum vardı. Ve tüm o kıyafetlerin arasından birkaç 20’lik banknot, yere, ıslak mendille temizlenerek parlatılmış ahşap parkenin üstüne düştü. Olayı izleyen arkadaşımla ben, aynı anda, aynı şeyi düşünerek, kıyafetleri yıkamaktan vazgeçtik. Bu leş kıyafetler, daha da bekletilirlerse, belki birkaç Bond çanta ya da ahşap köylü bavulu dolusu deste deste Amerikan Doları ile çıkabilirdi karşımıza. Bekledik, aylarca, her şey umut ettiğimiz gibi oldu.

 

Telefondaki kız eve kadar geldi. Gözleri ela değil, yeşildi. Ama saçları, telefondaki sesinin duyurduğu gibiyken yaşı da 19 ya da 20 görünüyordu.

Ona ‘’İlk görüşte aşka inanmazsınız, değil mi?’’ dedi, evdeki arkadaşım Nuri.

‘’ Bunu aşk yüzünden sormuş olamazsın.’’ demek zorunda kaldım. Çünkü kendine Şükrü, diye seslenilmesini isteyen Nuri, aslında, ilk görüşte tutku duyuran şeylerin, kendinde, mutlak değerleri olduğunu düşünür, hiç kimse önemseyip, değer vermese bile ışıldadıklarına inanırdı. Dünya, mesela… Böyle bir yer değildi. İlk bakışta korkutucu, anlamsızlık ve değersizlik duyuran bir yerdi. Çoğu insan da böyle olduğu için, insan da dünya da ‘’ bulantı duyuran, acıtıcı şeyler sınıfına aittiler. İlk bakışa bile ışıltıyla karşılık sunan her şeyin Tanrı’nın elinden çıktığına emin olunabilirdi de zamanla değer bulan varlık ve var oluşların zamanla çürüyeceği, insanın elinde sahte para gibi aldatıcı olduğu aşikârdı.

 

 

 

Eve kadar gelen bu kız, bulantı duyurmayacak denli organik bir tabiat parçasıydı sanki. Yağmur suları altında kalmış çimenler ya da kızarmış yeşil biberler gibi… Bunları ona da söyleyip ekledim:

Bir adam,   – ‘’Hiç kimse başına bile isteye kötülük getirmez.’’ demiş ancak, gerçek de kanımca şu ki, başa gelen her kötü şey, mutsuzluk, bela ya da keder de kişinin kendi çabasının, kendi yapıp etmeleriyle, seçimleri sonucu gelir.

Kendim, onlardan biriyim. Onca zaman boyunca bunu yapmış, kendimden bir tür canavar yaratmışım ki bu durumun farkına da ara ara varmama rağmen bunu sürdürmüş, kendimi neredeyse geri dönüşsüz bir mahvoluş, hatta neredeyse ölümün eşiğine dek sürüklemiştim. Sonra,

Periyodik ağlama nöbetlerim oldu benim, elimde olmayan, uykularımı kaçıran, uykularım kaçtığı için yakalandığım nöbetler… Ancak ben hiç de öyle ağlayıp arınarak rahatlamadım, daha da acı doldu içim, sanki ruhum, o sırada, bir metalmiş gibi tuzlanarak çürüdü…

 

Sonra ben, bilmiyorum, belki hastalık ya da benden de saklanmış bir kişisel gerçek nedeniyle;

 

Geceleri uykum bölünüp de uyandığımda, kendime, kendimin öldüğünü söyleyip duruyorum.

Bir yerde vurulmuşum, göğsümden. Kaburga kemiklerimin arasından… Kemiklerin bazıları kırılmış. Ciğerlerim delinerek kanamış. Durumu dışarıdan görenler, hem göğüs kısmımdan kanadığımı hem de ağzımdan kan boşaldığını görüyorlar, tıpkı filmlerde, bu tür anları yaşayan karakterlerin başına gelenler gelmiş başıma. Bir de hayatım geçiyor gözlerimin önünden. Bir film şeridi gibi… Önce içli içli ağlayan bir kadının sesini duyuyorum. Nasıl kahrolup üzülerek acı çekiyorum, anlatmak zor. Ve ben, zorlu bir işe kalkışamayacak denli yorgunum. Neyse ki işitilmez oluyor bu ağlama sesi. Bunun yerine bir görüntü beliriyor. Küçük bir çocuk var. Bir okul bahçesinde, hafızası olmayan bir çocuk…

O, okul bahçesini çeviren duvarların ötesinde, yağmur sularının oluşturduğu küçük gölette, çoğu çamurlu, azı berrak suların aktığını, bu akıntıda ördeklerin yüzdüğünü görüyor.

Korkunun şiiri olmaz ama dokümanı olabilir. Bu konuda bir doküman çıkarabilirim.

Tüm korkuları, kâbus ve korkutan tahammülsüzlüklerimi, kötü ve gürültülü olanları iyi ve sessiz olanla saklayarak, ruhuma kurtuluş umudu sunabilirim. Bu bir bağış olabilir. Sadece kendim için değil, çok şey ve kişi için cömertim.

Bir de akşam vakti, yolun başında, kapısı ardına dek açık bırakılmış yazlık sinemadan içeri girdiğim, devasa perdede suların seller gibi akıp durduğu, Cüneyt Arkın’ın tüm o karmaşa içinde, yine, her şey ve herkesi kurtarma mücadelesi vardı. Babam, sinemadan içeri tam da o an girdi. ‘’… Senin burada ne işin var? Kimden izin aldın?

Oturduğum sandalyeden kalkarak, ‘’Hiç kimseden.’’ diye cevap verdim, korkarak. Ondan çok korkardım. Çünkü tanıdığım, en güçlü, her şeye kadir ve korkutucu kişi ve otorite oydu. Ve zaten meğer, bir erkeğin babası böyleyken kurulu olurmuş, Tanrı’yla olan bağı. Babasını kaybettiği gün, Tanrı’yı da kaybedermiş ki ben o günlerde ikisine de sahiptim. Onlar da bana… –

Bülent Uçar





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Live Sex Webcam Sex Backstreet Theme Herbalife Ürünleri