Wednesday 12th December 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” TÜM TRAJEDİLERİN İLK NEDENİ ”

Bülent Uçar ” TÜM TRAJEDİLERİN  İLK NEDENİ ”

_______________

Var oluşa birden geçen ya da zaman içinde usulca beliren tüm trajik olaylar bütünü, kaynağını öyle sanıyorum ki tek bir yerden alıyor. Biri ölür, yaşam devam eder. Benim için trajik ve haksızca olan bu. Çünkü bir gün bana bir şey olduğunda dünyaya da bir şey olmasını isterim ama bilirim ki olmaz. Lokantalar yine dolup taşar, televizyondaki şişman kadın yine diyet önerilerinde bulunur, ergen çocuklar mastürbasyona devam eder. Okulların zilleri çalar, yolun başını tutmuş pireli köpek, orada kaşınmaya ve arada havlamaya devam eder. Oysa ben isterim ki bir gün bana bir şey olduğunda dünyaya da bir şey olsun. Ama bilirim olmaz.

Bir şehirden başka bir şehre gidiyordum. İlk kez bu denli uzağa taşınıyordum ve uzaklık algısının nedeni mesafeden öte, tüm o çocukluk ve ilk gençlik yıllarımın geçtiği, hafızamı dolduran her ne varsa – tüm o şeyler – hatta tüm bilinç altı dahil olmak üzere bütün bilinç içeriğimin oluştuğu şehri terk ediyor oluşumdu.

İlk defa yalnız yaşıyordum. 2002 yılıydı ve depremin üzerinden epey zaman geçmesine rağmen izleri hiç değilse benim yaşadığım apartman dairesinde kendini göstermeye devam ediyordu. Bir sürü çatlak vardı duvarlarda ve o duvarlar sanki kâğıttanmış gibi yan ve aşağı dairelerdeki fısıltıları bile duymama neden oluyorlardı. Bir defasında bir bebeğin ağlama seslerine uyandım. Ses, dipten ve derinden geliyordu ama sanki yanı başımdaymış gibiydi de. Bir korku filminin içindeymişim gibi hissetmiştim. Sonra, yataktan güçlükle çıkarak buzdolabına doğru yürüdüm.  Kış vaktiymiş, soğukmuş, dışarıda kar varmış, hiç aldırmıyordum. Soğuk su şişesini dolabın yan kısmındaki raftan aldım ve banyoya doğru yürüdüm. Koridor boyunca da içtim. Banyo kapısının hemen yanında, kalorifer peteklerinden biri vardı. Öyle sıcak ve davetkârdı ki, kendimi yere bıraktım. Oturdum ve sırtımı peteğe yasladım. Her şeyin bir nedeni olduğu söylenir. O nedenleri bulup öğreneceğimizden pek emin olmasam da buna inanıyorum. Her şeyin bir nedeni var ve oraya oturmamın da bir nedeni vardı. Bunu o an yaşadım, sabah vakti de anladım.  Çünkü yine sesler geliyordu ve bu defa, apartmana taşındığım ilk günlerden birinde kaza sonucu ölen bir genç çocukla annesinin konuşma sesleriydi duyduklarım:

Çocuk, ‘’Biliyorum.’’ diyordu.

‘’Bilmiyorsun oğlum, hayır.’’ diyordu kadın.

‘’Hayır, anne, sen bilmiyorsun, ölmüşüm işte ben. Bunu neden saklayıp duruyorsun ki benden?’’

‘’Ölmedin diyorsam ölmedin, hadi kalkıp üstüne başına güzel bir şeyler giy. Çıkıp yürüyüş yapalım. Görsünler bakalım, anne oğul birlikte ne güzel de yürürlermiş.’’

‘’Anne, bu saatte olmaz. Saat sabahın üçü, dışarıda kar var, karanlık her zamankinden daha kara ve tehlikeli. Evde kalalım. Bu arada ben başıma gelen şeyi biliyorum.’’

‘’Bak oğlum, sen ölmedin. Sen çok uzaktasın, pek bu taraflara gelmiyorsun. Seni engelleyen bir şey var ama hâlâ hayattasın ve bir daha bu konudan söz etmeyelim olur mu?’’

‘’Çok uzaktayım, öyle mi?’’

‘’Evet, bana inan olur mu? Çünkü gerçeğin hepsi bu ve bu gerçeğin içinde ölüm yok, sadece uzaktasın.’’

‘’Tamam, işte – ben ölü bir adamım.’’

‘’Öyle diyorsan öyle olsun oğlum. Ben de çok iyi değilim, yorgunum, gözlerimi bile açamıyorum. Eğer yürüyüşe çıkmayacaksak, şuraya uzanıp birlikte uyuyalım mı?’’

Bu ikisinin konuşması mı tuhaftı yoksa benim o ölü çocuğun orada annesiyle birlikte konuşup durmasını olağan bir şeymiş gibi görerek sakin kalıp korkmayışım mı, bilemiyordum. Fazla düşünmedim. Belki de kafamın içinde, kendi kendime duyduğum, gerçekte olmayan bir konuşmaydı bu. Yatağıma döndüm ve sokak lambasının pencereden içeri yansıttığı sarı ışığın aydınlattığı duvara baktım. Uyumadan önce gördüğüm son şey duvar yüzeyindeki derin çatlaktı.

Sabah olup da uyandığımda, tekrar uyuyabilmiş olduğuma şaşırdım. Çünkü uyku tamamen kaçmıştı ve nasıl oldu da ikna olarak geri döndü bilmiyorum. Bazen umursadığında oluyor böyle şeyler, giden geri dönüyor.

Ev üç büyük oda ve bir küçük odadan oluşuyordu. Ben küçük odada, bir yatak, bir radyo, sonra televizyon ve birkaç kitapla yaşıyordum. Diğer odalar tamamen boştu. Boş olanlardan birine girdim. Işığı açtım. Çünkü sabah olmuş olmasına rağmen, kar yağışı ve kapalı gökyüzü altında gün hâlâ karanlıktı. Perdeleri olmayan büyük pencereye doğru yürüdüm. İyice yaklaştığımda, gevşemiş pervazlardaki boşluklardan incecik küçük yollar bularak içeri sızan soğuk rüzgâr ve onun vızıltıya benzer sesiyle karşılaştım. Bir süre aşağıyı izledim. Dışarıda neredeyse hiç kimse yoktu. Ama tüm o yokluk ve karla kaplı hiçliğin içinde sucu çocuk, su damacanalarını taşıyordu. Ekmekçinin kamyoneti kara saplanmıştı. Birkaç kapıcı da siparişleri almak için, üstlerinde başkalarının giymekten usanarak yardım amacıyla verdiği biçimsiz ve koyu renk kabanlarla, markete doğru koşuyordu. O an anladım ki, bir gün dünya dönmekten vazgeçebilir. Tüm insanlık yok olabilir ve ona ait bütün izler silinebilir. Kıyamet günü gerçekten var olabilir ama hizmet eden insanlar o gün bile oraya buraya koşuşturacak. Tüm bu evren ve içindeki zaman ve var oluşa bir şey olabilir ama onlara bir şey olmaz.

Gece vakti, koridorda yaptığım şeyi bu defa pencerenin önünde yaptım. Yere oturdum, sırtımı da sıcak kalorifer peteğine yasladım. İyice ısındığıma karar verdiğimde, dışarı çıktım. Asansörler bozuktu. Merdivenleri yürüyerek inmeye başladım ve gece vakti ölü oğluyla konuşan yaşlı kadının dairesinin önünden geçerken, daire kapısının sökülmüş olduğunu, kapıyı yerinde tutan menteşelerin kapı anahtarları ile birlikte özenle dizili şekilde yere bırakıldığı gördüm. Var olmayan kapıya doğru yaklaştım. İçeriye girmedim ama dinledim. Evde tek bir tıkırtı bile yoktu. Böyle durumlarda hiç değilse buzdolabından ses gelirdi. O da yoktu. İçeriye seslendim:

‘’Hanımefendi, orada mısınız?’’

Cevap verilmedi. Korkmaya başlamıştım. Geri dönerek, merdivenlere yöneldim, tam o sırada duydum içeriden gelen müzik sesini, Diane Krall söylüyordu. Why Should I Care…

O gün eve dönmek istemedim. Kara kışa aldırmadan Beyoğlu’na çıktım. Biriyle konuşsam, kendi sesimi duysam iyi olacaktı. Hem belki böylelikle ben konuşurken söylediklerimi tutarlı bulan biri olur, ben de aklımın yerinde olduğu konusunda kuşku duymam, diye düşündüm. Tarlabaşı’ndaki arkadaşım evde yoktu. Ama ben o yokuşlu sokaklarda kayıp düşmek için oradaymışım meğer. Birkaç defa düştüm. Sayısız defa da düşme tehlikesi geçirdim. Düşme tehlikeleri de düşmek kadar can sıkıcıydı.

Yolun karşısına geçerek, Nevizade’ye yöneldim. O sokakta bulunan bir eski binanın üst katında kırık dökük bir bar vardı. Oraya gittim. Henüz öğle vaktiydi. Bir kişinin çalıştığı mekânda, o kişi henüz temizlik yapıyordu. Servise başlamamıştı.

‘’İstediğin bir şey varsa, git kendin al’’ dedi.

Raftaki votka şişesine takıldı gözüm. Aşağı indim. Köşedeki bakkaldan bir litre soğuk süt aldım. Tekrar yukarı çıktım ve votka şişesini kapıp temizlenmiş masaların bulunduğu kısımdaki koltuklardan birine oturdum. Sandalyeler yerine koltuk kullanılan bir yerdi. Süt ve votkayı uygun dozda karıştırarak içmeye başladım. Akşamüstüne dek orada kaldım. Akşam olunca ağız boşluğumda süt tadı ve kokusu, boğazımda votkanın yakıcı izi, yarı sarhoş halde çıkıp gittim. Kar yağışı devam ediyordu. Sinemanın birine girdim. Zamanın ağırlığıyla ilgili sorunu olan bir adamın hikâyesini anlatan bir filmdi. Salon sıcacıktı. Koltuk rahattı. Filmin süresi uzundu. Bu cennetten bir parça sayılırdı. Her şeyi unuttum. Bir ‘’hiç kimse’’ oldum, öylesine hiç ve boşluk içeren, kendi boşluğu ve anlamsızlığıyla okşanan bir adamdım ki, o salonda sonsuza dek kalabilirdim ve öylesine yok oluş halinde var oluyordum ki, eğer ölsem, polisin kimlik ve eşkâl belirleme çabası boşunalıkla sonuçlanırdı.

Bir süre sonra sonsuzluk bitti. Dışarı çıktım. İki saat sonra evdeydim. Kendi daireme girmeden önce, yine o anne oğlun kapısı olmayan evinin önünden geçtim. Bu defa başka bir şarkının sesi yükseliyordu ama içerisi karanlıktı. Tek bir ışık bile açık değildi. Bunun dışında içeriye yansıyan tek bir sokak lambası ışığı da yoktu. Var olmayan kapıya doğru ilerledim. O sırada, biri seslendi ardımdan: ‘’Bekle, geliyorum’’

Ses öfkeliydi ve üstüme doğru koşan adamın sesiydi. Yanıma yaklaşınca fark ettim. Bina yöneticisiydi. Kireç gibi beyaz görünen yüzü, kanayan dudakları ve kapalı gözleriyle öfkeden hırlıyordu:

‘’Defol git!’’ diye bağırdı – ‘’Senin yerin burası değil. O anne oğlu da rahat bırak, bana da bulaşma, biz iyiyiz.’’ dedi ve koşar adım uzaklaştı. Merdivenleri patır patır indi. Yaşlılık kokusu, dedim içimden. Adam yaşlılık ve biraz da toprak kokuyordu. Toprak kokusu da olmasa sek yaşlılık kokusu öldürücü olabilirdi.

Merdivenleri çıkarken adamın üstündeki toprak kokusunun nedenini merak ettim ve yaşına başına aldırmadan koşuştururken nasıl da komik ve acınası olduğunu düşündüm. Evimin kapısını açtım ve korkmaya başladım. Yine yalnızdım. Sesler yine duyulacaktı ve ben bunu hiç sevmiyordum. İçeri girerek kapıyı kilitledim. Hayatımdaki her şey anlamsızlıkla zehirleniyordu. Koridorda yürürken zehri kustum ve aklıma geldi.

Bülent Uçar





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri