Monday 19th August 2019,
Sinematografik

Bülent Uçar ”SAF İYİLİK VE SAF KÖTÜLÜK MÜMKÜN MÜDÜR? ”

Bülent Uçar ”SAF İYİLİK VE SAF KÖTÜLÜK MÜMKÜN MÜDÜR? ”

________

 Marques de Sade’tan Tanrı’ya kırılgan bir serzenişle – ‘’Bütün evrenin erdemli olmasını istiyorsun; ancak yeryüzünde erdemden başka şey olmadığında her şeyin o anda yok olup gideceğini hissedemiyorsun. Erdemsizlik zorunlu olarak var olduğu halde onları cezalandırmanın haksızlık ve kör bir insanla alay etmekten farksız olduğunu bir türlü anlamıyorsun.

 ‘’Saf İYİLİK’’ mümkün müdür?

Immanuel Kant, Salt Pratik Aklın eleştirisinin ardından ahlak metafiziğini temellendirirken, arınmış ahlaki eylem olanağının gerçekleşme koşulunu; eylemin saf, motiflerden uzakta, çıkar beklentisine eğilmeden, eylemin yalnızca iyi’yi gerçekleştirme, olması gerekeni  – ödevi- yerine getirme adına yapılmış olması gerekliliğine bağlar.

”Ahlaki eylem – salt iyilik edimi- başka çıkar ya da duygulara kaynaklık eden bir araç değil,”iyi”ye giden, bir başına kendisi amaç olan bir eylem olmalı” der. Ahlaki eylem ölçülerini, olması gereklilik kriterlerini belirledikten,  çerçeveyi çizdikten sonra orada beklemez. Bu çerçeveye içerik oluşturmaya, saf iyi’ye uygun örnek eylem bulmaya çalışır. Fakat çıkardan arınmış, safmışçasına vuku bulan o eylemin bile irdelendiğinde hiç de öyle saf olmadığını, önünde sonunda bir çıkara bağlandığını görür. Hiçbir çıkar beklentisi olmasa dahi yapılan iyilik duygusal bir karşılık oluşturduğunda eylemin bir motivasyon unsuru var olmuş oluyor ve bu unsur, o eylemi saf, ahlaki eylem olmaktan uzaklaştırıyordu.

Kişinin bir ahlaki eylem sonunda iyi biri olduğunu duyumsaması, bilinçsizce, farkında olmadan bir kahraman edası içinde kibir duygusunun kadife yüzeyiyle ruhunu – benliğini – okşaması, sadece bu bile eylem motivasyonunu zehirliyor. Ahlaki eylemi ahlaki olmaktan uzaklaşıyordu. Kant, ahlaki eylem belirlenimlerine içerik oluşturma çabasının boşuna olduğunu fark ettiğinde hiçbir eylem saf iyiliğe yönelik değildir, bir şekilde çıkara bağlanır ve tüm eylemler insanın kaba çıkarlara karşı koysa bile karşı koyamadığı duygusal motiflerden dolayı katışıktır, salt olamaz, bu eylem örnekleri ”piç”tir der.

Bu konuda öyle umutsuzdur ki insanın saf bir ruh durumuna yükselmesini olanaksız bulur ve ”eğri ağaçtan düz odun çıkmaz” diyerek, kusursuz bir iyilik tasarısının kusurlu insan ve kusurlu yeryüzü malzemesiyle olanaksız olduğunu ifşa ediyordu. Bu durumda saf iyilik pek mümkün görünmüyor.

O halde saf iyi’nin olmadığı, yine de iyiliğe batmış bir varoluş evreninde saf KÖTÜLÜK –  yalnızca kötü olanı gerçekleştirme adına yapılmış KÖTÜLÜK mümkün müdür?

İnsan kalabalığının neredeyse her bir ferdi, hiçbir koşulda kötülüğe bulaşmadığını bulaşmayacağını, bulaşsa da bunun geçerli nedeni olduğunu, nedenlerin de her zaman bir mazeret olduğuna kanarak kişisel varoluşunu aklamanın bir yolunu bulur. Kötü olanı iyi bir amaca ulaşmak için seçtiklerini ileri sürer, kötüye trajik nedenlerle bulaştıkları yanılsaması içinde bir çeşit savunma mekanizmasının vicdanı aklayan mekaniğiyle eyleme geçerler.  Neredeyse her kötücül eylemin bir bahanesi ve eylem sahibini kötü olmaktan alı koyan geçerli bir nedeni vardır (!) Bu yüzden gerekçeleri dinlenen her insana bir biçimde hak verilir? Ancak soru şudur ki kişinin kendini savunabiliyor olması, zeki ya da sözcükleri yerli yerinde ve güçlü kullanıyor olması, onun haklı ya da suçsuz olduğunu mu gösterir,  yoksa kendini düşkünce çıkarlar uğruna gerçek kılınmış kötü eylemin etrafından zekâ, yüzsüzlük ve sözcüklerin yardımıyla dolanarak kendi vicdanını akladığını mı? İkincisi daha geçerli görünüyor. Öyleyse bu koşulda ilk gerçek: Neredeyse hiç kimse kötüye kötücül motiflerle yanaşmıyor. Daha iyi bir genel ya da kişisel dünya için eylemde bulunuluyor ve ”kötülük”, kötü olmaklık nedeniyle değil, iyiye ulaşmak için trajik seçimle gerçekleştiriliyor (!) Saf iyi’yi gerçek kılan birine rastlamak ne denli zorsa saf kötüyü gerçek kılmış birine rastlamak da o denli zordur.

Öyleyse, sadece, mutlak ve ‘’yüce iyi’’nin ne olduğunu bilen, ona yakın olan biri kötücüllük farkındalığı taşır. Şeytani eylem için meleksi olanın (kutsanmış ”iyi”) neliğine vakıf olmak ve bu ak paklığı bilerek, isteyerek seçmemek ya da kirletmek, kötü’yü kötü olduğu, iyiliğe saldırdığı, iyi’ye ve iyi’nin sahibine, sahiplerine saldırmak, kötü’yü açığa çıkarmak için harekete geçmek gerekir. Modern, akılcı yasalar kötü olanı örneğin bir cinayeti muhakeme ederken katilin cinayet sırasında içinde bulunduğu durumu, cinayet nedeni ya da nedenlerini – göz önüne alarak hükme varmaya çalışıyorlar. Geçerli (!) ya da akla yatkın (!) bir neden sunamayan kişi cinayeti işlemesine rağmen bir katil bile olamıyor, ya bir ucube olarak nitelendiriliyorlar ya da suç ehliyeti olmayan bir deli olarak (!) Çünkü aslında otorite ve kalabalık, hiçbir insanın sıra dışı bir neden olmaksızın kötülüğe bulaştığına, bulaşabileceğine inanmak istemiyor. İnanmıyor. Biliyorlar ki buna inanıldığında suçun sosyal yapının kusurlarından değil insan doğasının kötücül eğilimlerinden kaynaklanabildiğini görecek, önlem alınamaz karanlıkla karşı karşıya, göz göze gelme riskinin kabulüne zorlanacaklar. Ve suçun ve kaosun ve suç ve günahın sadece koşullara bağlı olmadığı koşulsuzca da gerçekleşebileceği fikri onları dehşete düşürecek. Çünkü yeterli neden eksikliği içinde vuku bulmuş eylemler şeytani ürperticiliği ibretlik ilahi anlatılardan çıkararak sokağa salacaklar. Saf kötülük mümkün müdür? İyi olanın ne olduğu apaçıkken bunu değil de karşıtını istemek ve isteğin gerçekleştirilmesi aşamasında aklın kanacağı herhangi bir çıkar ya da karşılık beklemeden sadece iyi’nin alanına saldırma motivasyonu içinde saf kötülük dünyasının kapıları aralanmaya başlar.

”Özgürlüğün baş döndürücü olması için, o büyük hatalar yapma tercihini kullanmalıdır. Tümüyle iyiliğe batmış şu evrende biricik olmanın yolu budur; buna karşılık iyiliğe tutunmalı, onu kollayıp takviye etmelidir; çünkü ancak bu yolla kötülüğün kollarına atılabilir. Cehennemlik insan, gerçekten özgür olan insanın o müthiş yalnızlığının silik görüntüsüne benzeyen yalnızlığına ulaşır.” (Jean Paul Sartre)

Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski A Short Film About Killing’de (Öldürme Üzerine Küçük Bir Film) saf kötülüğün sularına yaklaşır. Kıyıda da beklemez soğuk sulara dalar,  üstelik en temiz, en olağan kıyafetlerle.

Filmin baş karakteri Jacek Lazar, bir pastane sahnesinde bir parça pasta yemekte ve gazoz içmektedir. Henüz 20 yaşındaki bu genç adamın bir şeyler yiyor içiyor olması bu olağan eylem bile tuhaf gelir seyirciye, bu soğukkanlı yılanın bir insan gibi bir pastanede elinde çatal bıçak… Olacak iş değil…  Pastasını bitiren Jacek, oturduğu masayı terk ederken gözü gazoz şişesine takılı kalır. Yarısı hala dolu olan gazoz şişesini izler bir süre, geri döner, şişeyi alır ve içine tükürerek masaya öyle bırakır. Bunu yapmasında geçerli bir neden filan yoktur, o apaçık bilincin özgür seçimiyle saf kötü’yü açığa çıkarmak istemektedir. Yarısı dolu bu gazoz şişesindeki geriye kalan gazozu içecek olan kişinin gelecekteki olası varlığına,  tükürüğü ona o hayale sunar. Bu sahneyi takip eden başka bir sahnede Jacek, umumi bir tuvalettedir ve işini bitirip fermuarını çektikten sonra orada yan yana durduğu adamı pisuvarların üzerine doğru iter ve adamın görünürde nedensiz bu kötülük karşısındaki şaşkınlık ve ürpertisine delice bir gülüşle karşılık vererek uzaklaşır.

Jacek,  bunu neden yaptığını pek biliyor gibi görünmemektedir ancak eyleminin kötü olduğundan kuşku duymadan bu eylemi kötülük yaptığının bilinci, bunun baş döndüren özgürlüğü ve kirlenmenin acıtan tadını duyumsayarak yapmaktadır. Jacek, daha sonra bindiği taksiyi ıssız göl kenarına doğru sürdürür ve artık kuytudadırlar. Jacek, hâlâ arka koltuktayken hiçbir neden (anlaşmazlık, hırsızlık ya da gasp arzusu) yokken onu boğazına doladığı bir iple boğar. Adamı araçtan çıkarır, su kıyısına sürükler, adamın başına bir eski çuval geçirir. Çuvalın dış yüzeyi sürücünün hâlâ can çekişirken acı ve korkuyla alıp verdiği nefesinin etkisiyle inip kalkmaktadır.  Jacek, hâlâ kötülükten geriye dönebilir, şeytaniliğin sınırında durabilir, insanlık ailesinin (!) standart koşullarına hâlâ yakınlık gösterebilir. Ancak çuvalın içindeki adam sanki gerçeği görmüştür. Hiç neden yokken işlenmeye çalışılan cinayeti hiçbir nedenin durduramayacağını bilmektedir. Hiç yalvarmaz, mümkün olmayanı mümkün hale getirmeye çalışmaz. Herhangi bir karşı koyma atağına girişmez. Kendisini öldürmeye kararlı bu çocuğa sadece ailesiyle ilgili bilgiler verir ve onlara ulaşmasını, evinin ve aile yaşantısının düzeniyle ilgili gerekli mesajları iletmesini ister. Jacek hâlâ durabilir ve bu dramatik sahne karşısında vazgeçebilir ancak Jacek durmaz. Ellerinin arasına aldığı avuçlarından taşan büyüklükte bir taşla inip kalkan çuvalın hareket halindeki nefes alınan bölgesine defalarca vurur.

Tanrı ve iyilik heveslisi toplumsal düzen kalabalığı canımıza okumaktadır. Neyi neden temiz ve düzenli tutmak gerekmektedir ki… Zaten her şey önünde sonunda çürüyerek dağılmayacak mı, tıpkı o ölçülü Alman’ın, Kant’ın dilinde kadife bir kumaşın üstüne dökülen asit gibi tınlayan sözde olduğu gibi ”yaşlanmak (yaşamak) öyle büyük bir günahtır ki bedelini ölümle ödemek zorunda değil midir insan?” İşte bu tanrısal kötücüllükle karşı karşıya olma zorundalığı saf iyilik bilinciyle var oluşan saf kötülük görüsüyle bir başkaldırıya, Marquis de Sade ve Fransız şair Charles Baudelaire’de olduğu gibi bir doğa üstü başkaldırıya neden oluyor. Madem doğa her gün cinayet işliyor. İnsan her an karşı koyamadığı doğanın gazabına uğrama riskiyle yaşıyor ve madem insanı kollayan ona öz evlat muamelesi yapan bir ilahi düzenin somut göstergesi yok, öyleyse insan, neden canına her durumda okuyan bu varoluş evreninin içinde iyiliğe bulanmak, iyi olmak, celladını okşamak zorunda olsun. Yıldızların dönen sistemine çelme atmayı arzulamak güneşi söndürüp, ayı kirletmek, bir şiirde söylendiği gibi ” okyanusları buharlaştırıp ormanları yok etmek, doğanın her gün işlediği cinayetler karşısında cinayet işleyen bir insanı lanetlememek neden olanaklı olmasın. Örneğin Marquis de Sade tam da bunun peşinde olan metafizik başkaldırı hissiyatıyla ilahi düzende mutlak bir kaos istemekte, bu kaosa destek vermeyi arzulamaktadır. Kalabalığın ikiyüzlü erdemini alaşağı etmek onunla oynamak ve onu sözcüğün gerçek anlamında becermek için ”Yatak Odasında Felsefe” adlı eserinde ” bir genç kızın, bekâretini korumak yerine onu büyük penisli birine vermesini, zevkten önce acıyla karşılaşması gerektiğini, zevkin bu acının ardından gelmesi gerektiğini salık verir. – Marquis (Marki) Öyle canı yanmalı ve bu can acısından duyduğu dehşetin, bilinci pırıl pırıl ışıldamasına rağmen kör bıçak gibi kesen irkiltisiyle, genç kızın ruhunun en kuytu derininde kötülükle karşılaşmışlık hissi öyle büyümeli ki bu acı birazcık sonra yavaş yavaş uzaklaşırken içeriye dalan zevk, kötülüğün, erdemsizliğin bir ödülü gibi duyumsanmalı – demektedir adeta. Baudelaire ”Kötülük Çiçekleri” adlı eserinde şeytana ”Sen, kıskanç tanrının sakladığı hazinelerin yerini bilen” diye seslenir. William Blake ”Bir eşte aranılan her şey bir fahişede bulunur’’diyerek, iyi’ye sahip olmaya çalışan, iyiye batmış dünyanın çirkin evrenine ateş eder. Bir şiirinde de ”ama biraz bira verseler bize kilisede, canımıza can katacak güzel bir ateş bir de” diyerek kutsala ironiyle göz kırpar, dudak büker.

Amerikalı yönetmen Jay Anania’nın Shadows&Lies’ında başkarakter William Vincent, bir sokak barında yalnız başına birasını yudumlarken, yan masada, yanındaki güzel sevgilisine ilgisiz ve aşağılayıcı davranan genç bir adamı fark eder, genç kadın ne zaman güzellikten, aşktan söz etmeye çalışsa, adam, araya katlanılmaz egosunu ve borsa işlerini sıkıştırır. Girişilen her romans atmosferini başlamadan bitirir. William barda oturmasına rağmen bu iki sevgilinin oturduğu masaya yakındır, bu yüzden konuşulanları duymaktadır.  Genç adam bir nedenle masayı terk ettiğinde genç kadın yalnız kalır ve William, kadınla konuşmaya başlar:

”Arkadaşından hoşlanmadım.”

Kadın ‘’Jason’ı mı kast ediyorsun?’’

William  ”Evet, ondan hoşlanıyor musun?

Kadın ”Bilmem, neden sordun? diye karşılık verir.

(William duruma öyle ilgisizdir ki, kadının sorusuna) ”Öylesine” diye cevap verir.

Kadın ”Onu tanıyor musun?”’ (William aynı ilgisiz ve karanlık duruşuyla, başını hayır anlamında hareket ettirir.

Kadının jest ve mimiklerinden William’a karşı yakınlaşma arzusu duyduğunu görürüz. Genç kadın William aracılığıyla ansızın görgüsüz, tutku yoksunu gerçeklikten şehvetin arınmış, şiirsel büyüleyiciliğini duyurduğu alana girer.

”Ben Rebeca”diye kendini tanıtır, William ”Memnun oldum diye karşılık verir, sessizleşir, kendi adını söylemez.

Kadın bu defa ısrarla adını sorar, William adını yine söylemez. O sırada kadının sevgilisi masaya doğru yürümektedir.   Adam, sevgilisiyle ilgiyle konuşan, dahası sevgilisinin sarılır gibi, sarılmak ister gibi konuştuğu bu adamın kim olduğunu merak eder. William, birdenbire konuşmaya başladığı gibi birdenbire susar ve yerinden kalkar, adam sevgilisinin yanına gelmiştir, William, kadının yüzüne uzun uzun ve ilgiyle bakar ”çok güzelsin” der, kadının sevgilisi sırıtır. ”Vay canına der.”

William o sırada barın ön kapısından sokağa çıkmıştır. Kadının gözleri de aklı da William’ın peşinden sürüklenir Kadın da sevgilisi de şaşkındır. Masadaki sessizlik ikisinden daha yüksek bir gürültü çıkarır. Kamera, gecenin içinde William’ı izler, William’ın iç sesini duyarız ”Bardaki adama acı çektirmek hoşuma gitti, bir an bile umursamasam da kadını mutlu etmek de güzeldi.”

William için konuşan dış ses William’ı tanıtır. ” William’ın niyeti iyi değildi, William’ın niyeti kötü de değildi. William’ın bir niyeti yoktu.” Bir başka gün William’ı akşamüstü bir sokakta yürürken görürüz. Her zamanki gibi tek başınadır ve çift katlı sıra sıra dizilmiş standart evlerden birinin sokağa inen merdivenlerinin betondan korkuluğunun üstüne oturmuş, akşam sessizliğiyle sokağı izleyen bir adam vardır kadrajda. William ilk defa gördüğü bu adamın yanından geçerken ona olanca gücüyle sert, kuvvetli ve oturaklı bir yumruk atar. Adam, acıyla boğulurken, William” Üzgünüm” der, üstelik içtendir. Nedensiz, saf kötülük mümkündür. Metafizik haksızlıkların evreninde Tanrıya başkaldıran, otorite tanımayan insan düşüncesi için saf kötülük şeytani sessizlik mümkündür. Sessizlik, çünkü neden sorusunun cevabı yok, neden sorusuna cevap vermeyecek denli soylu kötülük, yapılan her düşkünce kötülükte kendine bahane bulma ediminden uzak şeytani gurur…

Her yeri altından bir kilise gördüm

Kimse girmeye cesaret edemiyordu.

Ve bir sürü insan dikilmiş önünde

Ağlıyor, dövünüyor, dua ediyordu.

 

Bir yılanın yükseldiğini gördüm

Kapının beyaz sütunları arasında

 

Sonra kustu zehrini

Ekmeğe ve şaraba

Bir domuz ahırına gittim ben de

Ve uzandım domuzlar arasına   (William Blake)

Dramatik kurgu içeren her edebi eser (öykü, hikâye, roman, tiyatro oyunu, senaryo nihayetinde sinema) başlangıcından bugüne dek iyi kötü çatışması içerisinde kötüyü iyinin önünde diz çöktürmek amacıyla büyütmüş, ona, iyi tarafından alaşağı edilene değin kendini daha da dehşetli ve tiksinilesi içerik ve forma ulaştırma şansı tanımıştır. Çünkü kötü, önünde sonunda iyiye boyun eğecek ve iyi kazanacaktır, kötülük ne denli büyük olursa iyinin önündeki diz çöküşü o denli doyurucu olacaktır. Hatta kurgu boyunca acımasızlık sergileyen kötünün finalde kendisinin başkasına göstermediği merhameti finalde yalvararak dilenmesi ne denli gürültülü olursa okuyucu ya da izleyici o ölçüde görkemli patlayan bir orgazmı andıran biçimde rahatlama duygusu duyumsayacaktır. Edebiyattaki kötücüllük ve kötü karakter bu yüzden kötüyü açığa çıkarmak için sayısız fırsat bulur, bunları değerlendirir ve bir köpek gibi ezileceği ana, iyinin kutsanmış, ışıltılı görkemini daha da cilalayacak boyutlara ve nihayetinde iyiye yem edilmek için besili hale getirilmeye çalışılır. Sonunda iyi kazandığında şeytan, Tanrıya bir kez daha yenik düşmüş, boyun eğmiş, iyilik her ne olursa olsun her şekil ve içerikte kazanacağını kanıtlamış olacaktır.

Stieg Larsson’un bir üçleme roman olan eserinin ilki ”The Girl with the Dragon Tatto” Amerikalı yönetmen David Ficher tarafından filme uyarlandığında, Lisbeth Salanderı canlandıran oyuncu, güzeller güzeli Rooney Mara’dır. Eserin bir bölümünde başkarakter Lisbeth Salander’in sosyal güvenlik memuruyla olan tiksinilesi ilişkisini okuruz. (İzleriz) Memur, Lisbeth’in hakkı olan zorunlu ihtiyaçları için devletin sunduğu yasal hakkı olan payı ona gerekli koşullarda sunmakla görevlidir. Yalnız Lisbeth’in iyi hal sergilemesi ve memurun bu iyi hali kuruma rapor ederek parasal kaynağı serbest bırakması gerekmektedir. Memur, Lisbeth’i ondan seksüel açıdan faydalanmak için kötü hal raporu yazmakla tehdit eder ve ona yiyecek alması için ihtiyaç duyduğu parayı kendine oral seks yapması koşuluyla verebileceğini, raporu ona göre iyi hal raporuna dönüştüreceğini söyler. Memur bunu Lisbeth’e ofisinde kızın bulantıları eşliğinde bir domuz gibi yaptırır. Ve kendinden geçerek bir hayvan gibi böğürür, boşalır. Memur kötüdür ancak kötülük yeteri kadar büyük değildir. Henüz iyiliğin önünde eğilecek ondan merhamet dileyecek boyutlara ulaşmamıştır. O boyutlara gelmeden alınacak intikam, boyun eğme, merhamet dilenme atakları henüz okuyucuya iyiliğin kötülük karşısındaki kazancının coşkulu orgazmını yaşatmayacaktır. Bu yüzden Memur’un daha da iğrenç kötülük fırsatlarını değerlendirdiğini, iyiliğin ve kutsanmış güzelliğin onun ellerinde mundar edildiğinin görülmesi gerekmektedir. Bir başka günün gecesi çalışma saatlerinin dışında sosyal güvenlik memurundan bu defa yiyecek edinmek için yardım isteyen Lisbeth bu defa kurum ofisine değil, telefonda memur tarafından tarif edilen eve gitmek zorunda kalır, o kadar çaresizdir ve Lisbeth okuyucu tarafından merhameti değil acınmayı hak eder. Acınılası iyi, acınılası güzel, acımasız, tiksinilesi kötü tarafından kötülüklere maruz kaldığında kötü daha da şeytanileşmiş, iyi, intikamı daha da hak etmiş olacaktı kuşkusuz.

Lisbeth, memurun evinin bulunduğu köhne binayı bulur ve yukarıya yanına çıkar, bu güzelim kız, kötü kalpli, çirkin adamın önünde diz çöker ve yine oral seks yapmak zorunda kalır. Kötülük bir level daha yükselir. Artık sanki intikam zamanı gelmiş gibidir ancak kötülüğün genişleyebileceği devasa boyutlara ulaşabileceği yer kalmamış mıdır? Kötüyü iyiye yem etmek, iyiye daha görkemli bir ziyafet için onu biraz daha büyütmek gerekmez mi? Kim bilir. Memur fermuarını çeker, kız lavaboya gider ve geri döndüğünde yemek almak için gerekli çeki adamın elinden almak ister, adam kızın incecik bileğini hayvansı pençeleriyle tutup kızı yatağın üzerine fırlatır, elbiselerini yırtar, kızı boylu boyunca yatağa uzatır, arkasına geçer, tecavüz için her şey hazır, edecektir, eder. Kötülük olası en büyük, en çirkin en şeytani boyutlarına ulaşmış gibidir, İyiliğin önüne bir köpek gibi atılmak için kıvamını bulmuştur. Ancak kötü’yü dramatik son bir hamleyle olası en büyük boyuta onu sonsuzla çarpan kat kat büyütecek olan bir replik eklenir. Memur, obez bedeni ve çirkin göbeğiyle arkasına geçtiği incecik ve melekler gibi bembeyaz teniyle çırpınan kıza tecavüz etmeden önce sorar ”Daha önce anal denedin mi? Kötülük burada büyüyeceği son sınıra ulaşır ve adam hamlesini gerçek kılar. Kızın çığlığını, ardından gecenin en karanlık yarısı bomboş caddede ki kuşkusuz tek karanlık olan gece, tek boş olan da cadde değildir. Kızın boş sokak ve caddeleri aksayan yürüyüşüyle aşmaya çalıştığını sonra duşta çıplak, yaralı vücudu üzerinden akan suyun altında savunmazsızca titrediğini, bacaklarından süzülen suyu, küvet giderine akan kanını izleriz.

Bir süre sonra Lisbeth iyileşir, güçlenir ve bir takım malzemeler ve iyi bir planla bir gece yine memurunu arar. Yine paraya ihtiyacı olduğunu ve son geceki yaptıklarının benzeri bir geceyi istediğini söyler, onu evde sıkıştırır, şok tabancasıyla bayıltır, ellerini ayaklarını bağlar, yapay bir penisle bu iğrenç adama tecavüz eder, vücuduna ben tecavüzcü iğrenç bir domuzum yazan bir dövme yapar. Ve ona ”eğer bu dövmeyi sildirmeye kalkarsan, hatta internette bu konuda yardım ararsan bile ve bu eve kendi isteği ile bile gelen bir kız olursa bu defa canına daha fena biçimde okumak için yine geleceğim” der ve uzaklaşır. Kötü en korkunç, en tiksinilesi, en büyük boyutlardayken iyinin karşısında diz çöker, yalvarır, kaybeder ve iyinin savunucusu büyük kalabalık, vicdanı coşturan bir esrimeyle sarsılır.

Edebiyatta ya da dramatik kurguyla yapılanan tüm eserlerde yalnızca iyi ve kötünün geriliminden, çatışmasından oluşan bir serüvenin vuku bulması dahilinde bile kötü’ye kötülüğe zorunlu bir ihtiyaç duyulur. Kimi zaman da bireyin biricikliğini anti kahramanının belirginliğini ifşa etme adına kullanılır kötülük. Zaman zaman da kahramanın kahramanlığını perçinlemek,  onun ak pak gücünü hayranlık duyulası yanını parlatmak için… Dostoyevski, ’Ecinniler’ aslı eserinde, başkarakter Stovrogin’i bir baloda, söyleyeceği sözleri rahibin kulağına fısıldamak üzere eğildiği sırada fısıldatmak yerine rahibin kulağını ısırtır. Dostoyevski bu kurgusal edimiyle, sessizce, kımıldamaksızın tek düze sürüp giden toplumsal ve kişisel yaşama dokunamayan anlamsız, can sıkıcı, nefes kesen biçimde bulantı duyuran var oluşu kesintiye uğratır ve bu kurguda bireyin kötücül eğilimle biricikliğini duyumsama, var oluşa etki etme arzusunu, kötücül eğilimindeki tutkuyu gösterir. Kötücül eğilim zaman zaman da kahramanın kötüye karşı kazandığı hallerde onun kahramanlığını perçinlemek – ak pak gücünü, hayranlık duyulası yanını parlatmak için kullanılırken, kimi zaman da iyiliğe bulanmış dünyanın bireyi yok ettiği durumlarla alay etmek için kullanılır.

Yine Fincher’ın the Girl With The Dragon Tatto adlı filminde – Kötü karakter Martin’in evine gizlice giren Mikael Blomkvist, Martin’in eve dönüşünü – onun giriş kapısına yanaşan arabasının salonu aydınlatan farları nedeniyle fark eder,  korkuyla irkilir, mutfakta eline geçirdiği bir bıçakla dışarıya çıkar, çekip gitmesi için koşullar uygundur. Ancak Martinle karşılaşır, Martin, Mikael’in tesadüfen oralarda olduğunu düşünür. Onu kaçmaya çalıştığı eve bir şeyler içmeye davet eder. Mikael karşı koymaz. Eve girdiklerinde Martin, mutfaktaki bıçaklıkta bir bıçağın yerinin boş olduğunu görür)

Martin Vanger, Mikael Blomkvist’e: ”Seninle dışarıda karşılaştığımızda uzaklaşma şansın vardı ama davetimi yine de kabul ettin. Oysa şimdi burada seni öldüreceğimden dehşetle korkuyorsun. Merak ediyorum insanın en büyük güdüsü hayatta kalmak, ölümden kaçmak olmasına karşın, zarif bir daveti reddetme utancından çekindiği için ölüm korkusuna rağmen seçimini ölümden kaçmak yerine reddetme utancından kaçınmaktan yana kullanması ne tuhaf.” Stieg Larson – The Girl With The Dragon Tatto

Bülent Uçar

 





BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri